Pages

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Kitap Önerisi: Aşka Dair Nesirler - Ümit Yaşar OĞUZCAN


Merhabalar

Bu aralar süper bilinmezliğin içindeyim. Öyle böyle değil hafakanlar basıyor bazen. Tam da bu zamanlarda kitap okumak pek de yardımcı olmuyor. Çünkü sayfalardaki yazıları okurken aklım çok başka yerlerde oluyor. O yüzden kitaplardan uzak duruyordum. Ama o zamanda evin içinde gün geçmiyor. Ve kendime bir iyilik yaptım: yeni bir şiir kitabı aldım. Thpensieve önerisi ve paylaşımları sayesinde gözüme kestirdim. Hayatımda aldığım en doğru kararlardan biriydi sanırım.

"Sesini duymak varmış şarkılarda, bütün kitaplarda seni okumak varmış."

Aşık mısınız, aşık mı olmak istiyorsunuz ya da platonik bir döngü içinde misiniz? Kesinlikle Ümit Yaşar'ın Aşka Dair Nesirler kitabını okuyun. Adeta romantik olan tarafım mutluluk dansı yaptı. Yani nasıl desem size, romantiklikten ölen ama kesinlikle belli etmeyen biriyim. Geçmişte hoşlandığım çocukların ruhları duymazdı hatta onlardan nefret ettiğimi düşünenler bile oldu. Yani süper ketum biriyim. 😃 Ama içimde romantiklikten ölen bir taraf var ki... Ya şarkı sözleri ya anlamlı cümleler ya da Ümit Yaşar gibi yazarlar dile getiriyor bu gizli tarafımı. Kitap yapıştırdığım post-it'ler yüzünden rengarenk oldu. Bir tane sarı fosforlu kalemim bitti. Gerisini siz düşünün... Adeta tam da aklımdan geçenleri dile getirmiş yazar. Böyle romantiklik akıyor... Okurken eridim, bittim. "İşte beni benden daha çok anlatan kitap bu," dedim. Yani hislerimi anlatamadığım zaman ona vereceğim bu kitabı, "al canım aynen bunları hissediyorum sana karşı," diye. Kesinlikle benim kılavuzum bu kitap. 😍

"Sevmek insan tarafımızı bulmamızda bence."

Aşka aşık bir insanım. Sevginin sınırsız bir şey olduğuna inananlardanım. Sevdiğim insanın tüm kusurlarını görmezlikten gelip, adeta taparım. Ama tabii ki belli etmek yok. Egosu tavan olup, poposu tavanlarda gezebilir. Ama cidden romantik olmayı seviyorum. Her şeyi dibine kadar yaşamak isteyenlerdenim. Sevmeden, aşık olmadan evlenmeyeceğim dediğimde tuhaf bakışlara maruz kalabiliyorum çünkü artık günümüzde mantık evliliği daha ön planda. Ya da sevgileri yapay. İşte bu yüzden evde kalacağım. 😄 Ay şaka bir yana konuyu başka yere saptırdım.

"Tuttum resmini indirdim duvardan. Duvar ağlamaya başladı."

Yazara ve muhteşem eserine geri dönüş yapıyorum hemen. Ümit Yaşar'ı iyi ki bu eseriyle tanımışım dedim ve bundan sonra diğer kitaplarını da okuyacağım. Çünkü kafa yapılarımız birebir aynı. Erkeklerin ne kadar derinden sevebileceğinin en güzel kanıtı Ümit Yaşar. Şiir kısmı başlı başına aşık olunası. Ama en çok Sahibini Arayan Mektuplar kısmına aşık oldum. Yazdığı mektuplar, hayali birine. Öyle bir yazmış ki mektupların sahibi olası geliyor insanın. Bir insan bir insanı ancak bu kadar içten, karşılıksız ve doyumsuz sevebilir.

"İnsan olarak aşktan başka övünecek neyimiz kaldı?"

İmkanım olsa milyon tane alıntı yapabilirdim. Ama bence kitabı edinip, kendi görüşlerinizle okuyun alıntıları. Kitabı yiyip, bitirin ve gerçek aşkın varlığını keşfedin. Ümit Yaşar'la tanışma vaktiniz geldi gençler! Şiir'e ön yargılı olan insanı şiir sevdalısı yapar bu adam. 💚

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

13 Temmuz 2017 Perşembe

Erasmus Maceralarım 6: Gündüzleri Prenses Geceleri Külkedisi 2


PART 2

Manneken Pis
Paris'in buz gibi havasından sonra Brüksel birazcık daha sıcak geldi. Kısa bir otobüs yolculuğundan sonra Brüksel'e adım attık. O sırada telefona milyon mesaj geldi. "Vay demek Paris he..." ve tahmin edeceğiniz gibi, "ee bize ne getircen oradan?" 👀 "Canım ben dün gündüz Eyfel'le fotoğraf atmış olabilirim ama gece popom dondu haberin var mı?" demek vardı ama olsundu. Güzel şeyler hatırlanmalı. Brüksel deyince akla hemen 'çikilitalar' geliyor. Ki çok da doğru. Brüksel'i de plansız gezmeye başladıktan sonra Pakistanlı bir abiden beşer kutu çikolata aldık, pişman değiliz. 😃 Yolda yürürken de ayıptır söylemesi patates kızartması yedik. Brüksel'de baya meşhurmuş. (Nesi meşhur anlamadım yani bizim için çerez gibi bir şey.) Brüksel belki çok keşfedilmeyen ya da göz önünde olmayan bir yer olarak aklımda kaldığından olsa gerek çok dikkatimi çekmedi. Tabii yine ben başka yere bakarken bile telefonla her şeyi çektim. Grand Place, Atomium ve Manneken Pis'i (İşeyen Çocuk Heykeli) gezdik gördük. Hele bu heykeli baya büyük bir şey bekliyordum. Sokağın kenarında küçücük bir şeydi ama fena ilgi çekiyordu. Ana baba günüydü. Brüksel'de başka öyle özel bir yer gezmedik. Kafamıza göre bir yerlere girip çıktık. 

Patates *-*
Baya da Türk vardı. Metroları çok güzeldi. Bir içerde bir dışarda giderek manzara enfesleşiyordu. Sonra akşamüzeri otobüsümüzün kalkacağı yere gittik. Paris'teki gibi kaçırmak istemediğimiz için baya erken vardık. Ve orada da otogar anlayışı yoktu. Her yeri hava alan binada bir banka oturup, internet bulduk. Tam bir şeyler izleyelim dedik köpekli polisler geldi herkesi dışarı çıkardı. Gece 12'den sonra binayı boşaltıp, kapatıyorlarmış. Ve bizim otobüsümüz gece 4'te! (Geceleri uykumuzu otobüste geçirelim n'olcak diyen ben...) Artık Tavşan'la evsizler gibi gezmeye alıştığımız için sırtımızı kambur yapıp dışarı çıktık. Soğuğu engelleyen bir ara bulduk. Ki birkaç kişi daha vardı. O sırada biz Tavşan'la kendi aramızda konuşup, gülerken bir çocuk yanımıza geldi. Meğersem Türkmüş. Başladı vik vik konuşmaya. Çocuğun gözünün içine bakıyoruz gitsin diye çünkü çok boş konuşuyor. En sonunda onun otobüsü geldi gitti. Sonra arkamızdaki siyahi duvarın dibine çişini yaptı. Rüzgar yüzümüzü yalasa da diğer tarafa geçtik. Sonra bir adam geldi. Adeta "ben taşım" diyor. Onunla konuştuk. Nereliydi unuttum. 😡 Ama hem çalışıp hem geziyormuş. Esmer güzeli resmen. Tam kaynaşıyorduk ki onun da otobüsü geldi. Biz böyle tam evsizler modunda bizimkini bekliyoruz. Ama artık titremeden duramıyorum. Otobüs geldi, bindik. Oturduğum halde bile titriyorum. Titremekten uyuyamadım öyle söyleyeyim. 😒 Avrupa'nın soğuğu başka olur derlerdi de inanmazdım. O neydi be!

Şeker tadında binalar *-*
Tüm soğuğa rağmen Amsterdam'a ulaştık. O an oturup, ağlayacaktım. Amsterdam'ın bendeki yeri o kadar ayrı ki... Otobüsten inip, Starbucks'a girene kadar vücudum titreme krizine girdi. Kahve içip, ısınmaya çalışıyorum ama sabah ayazı da var. O soğuğun etkisini cidden anlatmam imkansız! Kendimize biraz gelir gibi olduk. Hemen internetten hostel araştırdık. Bir tane yakınımızda bulduk. Az biraz kaybolarak hostel'e vardık. Çok tatlı bir hanımefendi yardımcı oldu. Hostel müthişti! Tam gençlerin ortamına göreydi. Odaya bir girdik, kendimi süper kirli hissettim. Oda o an en büyük lüksümüzdü. Heyecandan uykusuzluğumu bile unuttum. Hemen banyo, hazırlık, yemek derken eski halime döndüm. Tavşan'ı da peşimde sürükledim. Amsterdam sokaklarına attık kendimizi. 😍
Soğuktu ama olsundu
 Tabii biz kış günü orada olduğumuz için soğuktan kurtulmayan kırmızı burnumla yine milyon tane fotoğraf çektim. Her yerde nehir vardı zaten. Bina mimarilerine hayranlıkla baktım. Amsterdam'da gezmek çok kolaydı. Dam Meydanı'nında tur attık. Hediyelik eşya baktık. Her yerde serbest ot içildiği için ilkten tuhaf geldi ama kimsenin kimseye zararı yoktu. Sonra İstanbul adlı bir yer keşfettik. Oraya girip yemek yedik. Türkler orada da çoktu. Tavşan Madame Tussauds Müzesi'ni çok merak ettiği için Amsterdam'dakine de girdim. (Müze hakkında daha sonra detaylı bilgi vereceğim.) Geri kalan zamanımız orada geçti. 

Korku Müzesi
Çıkışta güzel bir tatlı yiyerek hostelimize geri döndük. Hava buz ama sokaklar ışıl ışıldı. Zaten gece hayatıyla meşhur bir şehir. Çok merak etmeme rağmen Red Light District'e gitmedik. 😃 
İkinci gün ise hostelden çıkışımızı yapıp ağır yükümüzle (gezerken farkında olmadan çok şey almışız) Dom Meydanı'na geldik yine. Van Gogh Müzesi'ne gidelim diye yola çıktık. Meşhur Amsterdam yazısının olduğu Museumplein'e gidip doyasıya fotoğraf çektirdik. Sonra tutturdum Anne Frank Müzesi'ni görmek istiyorum diye. (Onun da detayları blog'da mevcut.) En son artık korku müzesi The Amsterdam Dungeon'a gittik. Hayatımın en komik anlarından biriydi. Olur da yolunuz düşerse kesinlikle o müzeye uğrayın. 😃 Tüm koşuşturmalardan sonra Simit Sarayı'nda karnımızı doyurduk ve Berlin otobüsümüzü bekleyeceğimiz yere gittik. Bir kere ağzımız yandı ya, artık otobüs kaçırmak yok! 

Berlin'i aslında daha önce görmüştüm. Varşova'ya vardıktan iki-üç hafta sonra Gitarist'le Berlin'e gitmiştik. Onun hibesiyle ilgili bir takım sorunları çıkmıştı ve banka işini Berlin'de halledebilirdi. Ben de tabii yurt dışı meraklısı olarak peşine takılmıştım. Üç gün akrabalarında kalıp, doyasıya gezmiştik. O yüzden Tavşan'la Berlin'e gidince benim için gezmekten çok dinlenme yeri gibi bir şey oldu. Yine de yerimizde durmadık, gezdik. Ama Berlin gezdiğim yerlerin içinde en sade olanıydı. Ya da Almanya'yı çok merak etmediğim için sanırım öyle heyecanla dolaşmadım. En güzel tarafı çok yakın bir arkadaşımla kısa süreliğine de olsa görüşmemdi. Erasmus'u beynime işleyen arkadaşım, daha önce bahsetmiştim. Onu görünce tüm yorgunluğum gitti zaten. Onun dışında klasik Berlin turu yaptık. Berlin Zafer Anıtı, Brandenburger Kapısı, Checkpoint Charlie, Fehnsehturm (Televizyon Kulesi), Ampelmann (Ampül Adam), Berlin Katedrali ve elbette Kreuzberg'i gezdik. (Berlin'de daha çok yer gezmişiz yav! Tabii hepsi birbirine yakın olduğu içindir.) 

Berlin demek Türkler demek. Türk mahallesine uğramamak olmazdı. Türk marketine girip limonlu kek yemeseydim bir yerlerim şişerdi valla! 😃 Yine soğuk ama yoğun Berlin gezimizden sonra Tavşan'la yollarımız birkaç saatliğine ayrıldı çünkü dönüş biletlerimizi farklı otobüslerden almak zorunda kalmıştık. Tavşan yine panik yaparak, şom ağzını açtı ve erken gelmesi gereken otobüsü geç geldi. Ben kendi otobüsüme bindim, gittim valla. Allah affetsin. 😔 Yorgunluktan ölecektim. Zaten Paris'te yaşadığımız o soğuk geceden sonra yatağıma hiç ulaşamayacakmışım gibi hissediyordum. "Sakın pes etme! Yazın o sıcakta staja gidip gelmelerin boşa gitmesin. Elbet aksilik olacak ama sakın geri dönmeyi düşünme!" diye diye bir baktım Varşova'ya dönmüşüm. Surat astığım hostel adeta sıcacık bir yuva gibiydi. Hemen yüklerimden kurtuldum ve sıcacık yatağıma kıvrıldım.

Bir hafta gerekli ihtiyaçlar dışında yataktan çıkmadık. Instagram hesaplarımızı görenler mini Avrupa turumuza şahit olup, prensesler gibi gezdiğimizi hiç sorun olmadığını zannedip, hayatın bize güzel olduğunu dile getirdiler. Biz de hiç çaktırmadık, doyasıya tüm güzel anılarımızı anlattık. 
Rahatladım mı? Of hem de nasıl. Görülecek daha çok şehir var ama önceliklerimi gezip gördüm ya... 
Erasmus ile ilgili son bir kez yazı daha paylaşacağım. Toparlama amaçlı. Daha sonra üşenmezsem Madame Tussauds Müzesi hakkında bilgilendirme amaçlı yazı yazacağım. Şimdilik bu kadar.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Erasmus Maceralarım 6: Gündüzleri Prenses Geceleri Külkedisi 1


Part 1

Merhabalar

Bu yazımda size maceraya doymayan ruhumun Avrupa gezisinde neler yaşadığını anlatacağım. Yani sanırım birilerinin gözü kaldı ya da maceracı ruhum her defasında eşsiz bir şeyler aradığı için bunlar başıma geldi. Yaşarken komik değildi, cidden. Gündüzleri gözlerimi başka ülkede açarak en ünlü şehrini gezip, paylaşım yaparak kendimi prenses gibi hissetmiş olabilirim. Ama inanın bana bunun bir de 'gece' olan kısımları vardı adeta külkedisi modundaydım. Tabii kimse o anları bilmiyor. Tek dedikleri, "Oh Jane geziyor. Her Erasmuslu gibi okula gitmek yerine ülke ülke geziyor" oldu. Evet canısılar, gezdim ama alnımın teriyle. Zorluklar yaşayarak, donarak, açlıkla gezdim ama gezdim yani.😎 Şimdi hepsi tatlı birer anı olarak belleğimde.

Dans Eden Ev
Bildiğiniz gibi hostel'deki sorunlar nedeniyle ara ara moralim bozuk oluyordu. Bir de hazır elimde Schengen vizesi var diye oturuyorum diye surat asıyordum. Baktım böyle olmuyor. Hemen plan yapmaya başladım. Mini Avrupa turundan önce gözüme Prag'ı kestirdim. Çünkü bana en yakın orasıydı. Tavşan'la güzel bir plan yaptık. İlk önce Polonya'nın Krakow şehrine gittik. Meşhur Auschwitz Nazi Toplama Kampı'na gittik. (Anne Frank yazımda detayları mevcut.) Oradan da Prag'a giden otobüse bindik. 10 saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra Prag'a ulaştık. Yeni bir şehre gitmek her zaman ilgimi çeken bir şey olmuştur. (Türkiye sınırları içerisi de dahil.) Ve Prag nedense hep merak ettiğim şehirlerden biriydi. Tarih kokuyor arkadaşlar. Ve gezimiz boyunca hiç sıkılmadım. Tavşan'la hep doğaçlama gezdik. Kaybolduk, rastgele bir sokaktan girip yeni yerler keşfettik. Sabah 7'de yola bir çıktık akşam 8-9'a kadar tüm Prag'ı adeta yiyip bitirdik. Old Town ile New Town'ı resmen ezberledik. Meşhur Astronomik Saat Kulesi'ni gördük. Karl Köprüsü'nden geçtik. (Milyon tane fotoğraf çekerek elbette!) En merak ettiğim Dans Eden Ev'i gördüm. (Mimari yapısı inanılmaz!) Oradan buradan girerek Franz Kafka Müzesi'ni de gördük. Ama en güzeli Prag Kalesi'ydi. Orayı da rastgele keşfettik. Bir an arkamızı bir döndük adeta peri masallarından fırlamış gibi kale bize göz kırpıyor. Yokuşu tırmanıp kaleye ulaştık. Prag'a aşık olma sebebimdi. Kesinlikle açık ara farklı Avrupa'nın göz bebeği Prag! 😍

Franz Kafka (Büyütebilirsiniz)
Para birimleri bize göre oldukça tuhaf olsa da birer süs eşyası aldık. Bir tatlı delisi olarak yöresel Trdelnik tatlısını yedim. Efso! Önemli yerleri gezdikten sonra rastgele sokaklara girerek şehrin her yerini keşfettik diyebilirim. Sanırım doya doya gezdiğim en iyi şehir Prag'dı. Ve en kusursuz gezimizdi. Prag'dan bahsediyorum çünkü benim hala favorim. Hatta Tavşan'la gezi sonu şunu söyledik: "Bir daha yurt dışına çıkarsak ilk geleceğimiz yer kesinlikle burası! Hatta tam balayı yeri!!!"

Keşke diğer gezilerimizde bu kadar kusursuz ve dolu dolu olsaydı...

İnternetten Paris'e 9 Euro'ya uçak bileti bulmamla plan yapmaya başladık. "Ya çok ucuza bilet buldum da gittik şu ülkeye" diyenler hiç inandırıcı gelmezdi. Ama resmen o cümleyi yaşadık. 36 TL'ye Paris'e uçtuk canımcımlar. Kesinlikle inanabilirsiniz. Paris biletini alınca hemen diğer ülkeler için de otobüs bileti aldım. Benim asıl hedefim Amsterdam'dı ama Brüksel'i es geçemezdim ve Berlin'e uğramadan da Varşova'ya dönmem çok pahalıya denk geliyordu. Ben de şöyle planladım: 19 Aralık Paris - 20 Aralık Brüksel - 21/22 Aralık Amsterdam - 23 Aralık Berlin ve 24'ü sabahı Varşova. Amsterdam'da kalmasaydım oturur ağlardım çünkü benim hayalimdi orası.

Kruvasanım ve keyfim
Paris'e gidişimiz kusursuzdu. Sabahın köründe uçağa bindik. Bizimle Kıvırcık da geldi. İndiğimiz havalimanı şehrin biraz dışındaydı o yüzden şehre giden otobüse bindik. Bir saat gözümü kırpmadan yolları izledim. "Paris'te miyim ben?" İnsan ister istemez inanamıyor. Otobüsten inip, deli gibi Eyfel'i aramaya başladık. O sırada elbette taptaze kruvasan aldık. Paris'in sokaklarında sırıta sırıta gezerek Eyfel'e ulaştık. Ulaşana kadar zaten milyon tane fotoğraf çektik. Yani o an ki duygularımı tarif etmem imkansız. Küçüklüğümden beri fotoğraflarda gördüğüm, filmlerde izlediğim Eyfel tam karşımda! Koştur koştur alanın içine girdik. Banka oturup bir yandan kruvasan yiyip bir yandan Eyfel'in eşsizliğini izledik. Sonra Tavşan'la Eyfel'in içine girmeye karar verdik. O sırada Kıvırcık'la yollarımız ayrıldı çünkü o dört gün daha kalacaktı. Biz hemen gezme olayına başladık. Tam bir saat buz gibi havada bilet sırasına girdik. Yani normalde olsa o soğukta çıkıp, gezmem. Ama bir saat hem Eyfel'e bakıp hem sıra bekledim. KESİNLİKLE DEĞDİ! Bir saatten fazla da Eyfel'in içinde takıldık. Her katında ayrı fotoğraf çektirdik. Sanırım 500 küsür fotoğraf çekmişizdir. Her fotoğrafta da burnum kıpkırmızı. 😃 Buraya kadar her şey güzel. Hatta o sırada telefonuma bir mesaj geldi. Uyuz'dan, "Günaydın" mesajı. Ben şok. Yok daha neler dedim, Paris'te de mi beni buldun. Onu bir kenara koyup şehri gezmeye başladık.

Louvre Müzesi
Prag'da yaptığımız gibi rastgele sokaklardan girip çıktık. Şanzelize'yi ve  Louvre Müzesi'ni gördük. Akşamüzeri çok üşüyünce Starbucks'a girip kahve içip bir yandan da telefonları şarj ettik. Brüksel'e giden otobüsümüz 11'de diye çok acele etmedik. BİLİN BAKALIM NE OLDU? Otobüsü kaçırdık arkadaşlar. Tavşan'ın şom ağzı sağolsun... Sürekli, "Kesin kaçırcaz ayy sokakta kaldık" diye diye Paris'in sokaklarında kaybolduk. Milyon kişiye adres sorduk. Bulduk bulmasına ama otobüs gitmiş tabii. Avrupa'da da otogar anlayışı yok. Tuhaf bir yerde oturduk. Farelerin cirit attığını görünce çarpılmışa döndüm. (Farelerden süper tiksinirim!) Başka bir otobüs firmasından bilet aldık ama sabah 7'de! Gece 3'e kadar sokakta takıldık ama yok yani soğuk artık beni ele geçirdi. Bu böyle olmaz dedim 4 saatlik uyku için bir hostel'e para bayıldık. O an zaten parayı düşünemiyorsun bile. Kafamı yastığa koymamla kaldırmam bir oldu sanki. Akşamdan kalma gibi bir halle yeni otobüsümüze gittik. "Dur," dedim. Gittim çikolatalı kruvasan aldım. Paris'ten güzel ayrılmak istedim. Canım Paris'im, soğuğu bir güzel yedirdin ama olsundu. Çok asildi be! 😍


PART 2 (Yazının üstüne tıklayın.)

Kitap Yorumu: Siyah Buz - Becca Fitzpatrick


Merhabalar

Bu aralar ya bende sorun var ya da okuduğum kitaplarda... Yani okuduğum son iki kitapta da acayip sıkıldım ve "neden böylesin be canısı" diye söylendim. Kitap okumayı aşırı derecede seviyorum ama sanırım yaş ilerledikçe seçici olmaya başladım. Lise zamanlarındaki Jane olsa Becca Fitzpatrick'in alışveriş listesini bile okurdu. Ki favori erkek karakterlerimden biri de yazarın Fısıltı serisinin baş karakteri Patch'dir. Hal böyle olunca durup kendimi sorguladım. Demek ki bazı kitaplar belli yaşlarda okunmalı. Çünkü Siyah Buz bana süper klişe geldi. Göz devirerek okudum.

Tamam, Fitzpatrick çok yetenekli bir yazar değil. Hayal gücü inanılmaz diyemem ama yazarın dili çok sade ve akıcı. Siyah Buz'u okurken zorlanmadım. Ama kurgusu hem tahmin edilebilir hem de dediğim gibi klişelerle doluydu. 

Yazar, Siyah Buz'u polisiye tarzında yazmaya çalışmış. Britt ve kız arkadaşı kış tatilini dağda geçirmek isterler. Ama arkadaşının ağabeyi Calvin de peşlerine takılır. Yine de ayrı ayrı dağa çıkarlar. Kızlar aşırı kar yağışından yolda mahsur kalırlar ve sığınaca bir kulübe bulurlar. Orada iki gençle karşılaşırlar ve olaylar böyle başlar. Ortada kimin yaptığı bilinmeyen üç cinayet var. Britt ile Calvin eskiden sevgilidir ama Calvin onu terk etmiştir. Britt bir yandan Calvin'le ilgili geçmişini düşünürken bir yandan kulübedeki erkeklerden biri olan Mason'ı gözüne kestirir. Falan filan. Konuyu anlatmaya üşendim resmen. Ama genel hatlarıyla bu.

Yazar bilerek mi yapmış bilmiyorum ama kitabı okudukça zaten nasıl biteceğini tahmin etmeye başlıyorsunuz. Hele kitabın ortasında tüm olayı çözmüştüm ve aynısı çıkınca hiç şaşırmadım. 😎 Kitabın son 15 sayfası resmen bambaşka bir kurgu gibiydi. Yani şöyle söyleyeyim; ilk 360 sayfa siyah ve gri tonlarında, son 15 sayfa iç açıcı renkler tonundaydı. O ayrımı yazar güzel yapmış ama yine de kitabı gram sevmedim. Hiçbir karakterle kendimi özdeştirmedim. Şu sahneyi çok sevdim diye bir yer de olmadı. Yani Becca Fitzpatrick benim lisedeki yazarımmış, onu anladım.

Yazarın bir de Tehlikeli Yalanlar adlı kitabı elimde mevcut. Aslında bu kitapları ben almadım. Kardeşim okuyup, getirmiş. Okumamazlık da yapmak istemiyorum, Sevinç abla çevirmiş. Ama bakalım kim bilir ne zaman okurum...

Yani diyeceğim o ki, beyin yakmayan kafa dağıtmalık bir kitap istiyorum diyorsanız alın okuyun tabii. Belki siz benden daha çok seversiniz. Kim bilir? 😏

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Erasmus Maceralarım 5: Biri Bizi Gözetliyor Polonya Versiyonu


Merhabalar

Şimdi de size hem eğlenceli hem acayip hem de süper sinir bozucu hostel anılarımdan bahsedeceğim. Yani resmen tüm deliler toplanmış, adeta 'biri bizi gözetliyor' programına dönmüştü olay. Hala rüyalarımda görüyorum ve uyanınca şöyleyim, "oh be evimdeyim, Polonya mı? Nöööö." 😶

Okidoki hostelindeyken kalıcı bir yer aradığımızı size söylemiştim. Hatta sınıfta hocalarımıza bile danışmıştık. Tam o sırada sınıfın ilk günü tanıştığımız iki çocuk vardı: Kıvırcık ve Gezgin. Hatta resmen canımız kanımız oldular dediğim insanlar. Meğersem onların kaldığı bir hostel varmış çok da memnunlarmış. İlk önce pek sıcak bakmadık olaya çünkü Tavşan, Gitarist ve ben ev tutmak istiyorduk. Şansımıza çok güzel bir ev bulduk, süper uygun, eşyalı falan ama yanımızdaki diğer iki kız son anda cayınca ev işi iptal oldu ve beşimiz çocukların kaldığı hostel'e gittik. Dört katlı bir villaydı. İlk izlenimim şöyleydi; tam bir aile ortamı. Zaten Ukraynalı bir aile işletiyordu. 35-40 yaşları arasındalar. İsimlerinin telaffuzu zor olduğu için kendilerine Jack ve Sasha diyorlardı. İlk tanıştığımızda çok sempatiklerdi. (Sanırım orada kalmamızı kabul etmemiz için bir göz boyanmasıydı.) Sasha, İngilizce öğretmeniymiş yani genellikle onla muhatap oluyorduk ve o sırada beş aylık falan hamile. Jack ise çat pat konuşuyordu ama baya anlıyordu yani. Hatta Türk şarkılar dinliyordu. Mor ve Ötesi grubunun delisiydi. Gitar çalıp, gerçekten etkileyici sesiyle şarkı söylüyordu. Yani resmen 'yaaa çok güzel bir ortam' diyebileceğimiz kıvama gelmiştik. YANILMIŞIZ!😲

Dört kız 3.katta bir odada kaldık. Gitarist de Kıvırcık ve Gezgin ile zemin katta kaldı. İlk iki hafta düzeni öğrenmeye çalıştık. İlk gün Gitarist, bizim banyomuz daha güzel ve temiz diye (onların banyosunu o kat ortak kullanıyormuş, bizimkisi sadece bize aitti) orada yıkandı. Yavrum hazır her yer ıslanmışken banyoyu da temizleyeyim demiş. Sonuç; su bastı. İlk günden Türk kız moduna girip ellerimizde bezler, kovalar oraları temizledik. Pislik Sasha o gün aslında diğer yüzünü göstermişti. Başımızda dikilip vik vik öttü. Yok neymiş niye temizliyormuşuz, orada gider yokmuş tabii su basarmış. Nalet şeyler. Neyse. Sonra deli gibi acıktık. Hostelde bir tane mutfak var resmen leşmik! Bulaşıkları sadece sudan geçirip koyuyorlar. Kaldığımız son güne kadar her yemek yapışımızda milyon deterjan harcamışızdır. İlk günler "ay ben burada ne yemek yaparım ne yerim" diyordum sonra bir baktım ki mutfağı benimsemişim. Nerede kaldık? Heh, o gün Gitaristle markete gittik. (Dört ay boyunca resmen mahalle bakkalımız gibi o markete gidip geldik. Hey gidi günler hey!) Makarna ve çorba aldık. Makarna hamur oldu. Ama herkes o kadar aç ki o bile bitti. Ben çorba kaşıklayarak kendimi teselli ettim. "İlk gün tabii ne bekliyorsun. Alışacaksın. Mmm çorba da ne güzelmiş." 😩


Evet, zaman güzel geçiyordu. En azından beşimiz beraberdik ve diğer iki çocuk da yardımcı oluyordu. Akşam yemeklerinde gitar çalıyorlar, oradan buradan sohbet ederek birbirimizi tanıyorduk. Hostel'de kalan diğer insanları tanımaya çalışıyorduk. Bizim dışımızdakiler zaten hep çalışan kişilerdi. Ukraynalı, Rus, az biraz Polonyalı ve biz Türkler vardık. Günler akıp giderken, yanımızdaki iki kız yurt bulup, çıktılar. Çok derin mevzu, detaya girip sinirlerim tepeme çıksın istemiyorum. İkisi gittikten sonra Tavşan'la oda da tek kaldık. Seviniyoruz bir de, dört kişilik oda yanımıza kar kaldı diye. AVUCUNU YALA! Jack durur mu? Kahretsin günü birlik insanlar gelmeye başladı. Bazıları cins cins, bazıları konuşkan bazıları da sessiz sedasız. Bir teyze vardı... Kabusumuz oldu. Her sabah poşet sesiyle uyanıyorduk. Rusça çat pat bildiğimiz halde bize Rusça bir şeyler anlatıp, cevap bekliyordu. Sonra o yetmedi gitti arkadaşını çağırdı. Tabii biz o sırada hem söylenip hem de senaryo kuruyoruz. "Bak bu kadın kesin kocasıyla kavga etti. Yani geçici. Birkaç güne gider. Her gün telefonda konuştuğu yakın arkadaşı. Kesin aracı olmaya çalışıyor. Kocası çağırsa da gitse bari." diye diye kadın harbiden gitti. O gün odamızda gizli bir parti yaptık. Hemen çocukları çağırdık. Abur cubur falan... Sabah 5'e kadar falan sohbet muhabbet. (Zaten Erasmus'un en güzel zamanları odalarımızda gizlice toplanıp, sohbet etmekti. Jack odalarda toplanılmasını istemiyordu. Ay haspam!) Sonrasında deli gibi uyumuşuz tabii. Birkaç saat sonra kapı löp diye açıldı. Tavşan'la ikimiz sıçradık tabii ama nasıl başım ağrıyor. Sasha gelmiş. "Girls. Girls. Good morning!" diye zorla uyandırıp bir başladı motor gibi konuşmaya. Ya daha gözümü açamıyorum değil İngilizce, Türkçe konuşsa bile anlamayacağım orada beş dakika boyunca İngilizce azar işittik. Bu böyle olmaz deyip, kıçımı dönüp uyumaya çalıştım. Zavallım Tavşan da bir şeyler söyledi, yolladı kadını. Azar işitmek ne demek? Neymiş dün gece çok ses yapmışız. Şikayet gelmiş. YALAN. O kızlar gittikten sonra Tavşan'la bizim üstümüze çok gelmeye başladılar. Öyle mi? 😣

Gittik çocuklara söyledik. Onlara bir şey diyen yok. Öyle olsun. Ondan sonraki günlerde de toplandık, bilerek gürültü bile yaptık. Evet üç kere daha odaya baskın yapıp, vik vik konuştu ama artık umurumuzda değildi. Aldığım hibeyi komple onlara vermişim bir de ailemden görmediğim baskıyı onlardan gördüm. Elimizden geldiğince ters davranmaya çalıştık ama onlar daha baskındı. Hele Jack... Kel kafasını duvarlara sürtüp, alev çıkartmak istedim. Biz hostel'e geldikten sonra ilginç ilginç yasaklar getirmeye çalıştı. Her gün farklı yerlerde uyarı yazıları görüyorduk. "Akşam 10'dan sonra ortak salonda oturmak yasak. Cezası bilmem ne...." "Bulaşıklarınızı bırakmayın. Cezası bilmem ne..." "Bardak altlığı olmadan bardakları masaya koymayın." Falan filan. Kağıtları top yapıp, oraya buraya atıyorduk. N'apalım yani? Biz yine de yerimizde durmadık. Her fırsatta akşam 10'dan sonra ya çocukların ya bizim odamızda toplanıyorduk. Artık hangimizin odasında yabancı yoksa... Ya da dışarı çıkıp, özgürce bağırıp çağırıp konuşuyorduk. Hele bir gün sabah 6'ya doğru hostel'e geldik. Her zaman açık olan dış kapı, bu sefer kilitli. Nasıl donuyoruz... Jack'i uyandırdık. Pislik horul horul uyuyor içeride. Yok neymiş biri şaka niyetine kitlemiştir. Evet evet, alnımızda "enayi" yazıyor. 😒

Yani canımcımlar, dört ay boyunca ilginç insanlarla kaldık. Jack ve Sasha haricinde diğer kalan insanlardan yana bir sorunumuz yoktu ama değişik olanlar vardı. Bir tanesi bizim odada kalıyorduk. Kadın çok sempatik ama hiç konuşmuyordu. Sadece her odaya girdiğinde incecik sesiyle "hey" diyordu. Bu kadar. Azeri ve Özbekli tanıdığımız oldu. Sonradan üç Türk kız daha geldi. Onlarla da yakın olduk. Sasha'nın annesi sandığımız sarışın ve süper huysuz bir kadın vardı. Aşçıymış, değişik yemekler yapıyordu. Meğersem teyzesiymiş. Yılın bombasıydı bizim için. 😃 Arkasından baya konuşmuştuk da... Bir de bu gıcık ailenin minnak, sevimli bir köpekleri vardı: Isabel. Köpeği hem seviyorduk hem de onlar yüzünden görmezlikten geliyorduk. Çocukları German başta sevimli geliyordu sonra onu da sevmemeye başladık. Yani baya baya sinir bozucu bir aileydi. 😠

Hostel'den ayrılmadan önce "buraya zarar vermeden gitmeyeceğiz len!" diye milyon sohbet etmişizdir. Mutfaktaki eşyaları kıracaktık. Playstation'ı parçalara ayırıp farklı çöplere atacaktık. New York temalı saate kıyamazdık, çok güzeldi. Tabloları yırtacaktık. Yataklara zarar verecektik. Çarşafları kesecektik. Isabel'i kaçıracaktık. Ya da dışarıdan bir adam tutup, komple eve zarar verdirecektik. Tabii ki de hiçbir şey yapamadık. 😔 Tavşan'la odadan çıkmadan önce çarşafları darmadağınık bıraktık. Çöpleri oraya buraya dağıttık. Daha önceden zaten istemeden bazaların altını kırmıştık. (İçlerinde bavullarımız vardı ve yatağın üstünde birazcık zıplamaktan olabilir.) Yani zarar vere vere anca bunları yapabildik. Olsundu. Umarım onları görüp, moralleri bozulmuştur. 

Aslında anlatmadığım baya şey var ama zaten şuan aklıma gelmiyor. Zaten hepsini anlatmam imkansız, dört ay uzun bir süreçti. Genel hatlarıyla böyleydi. Adeta Ukrayna hapishanesinde kalmış gibi olduk. Ömür boyu o evi rüyalarımda görüp dururum artık. Hala da Whatsapp grubumuzda bunları konuşup, küfredip acımızı çıkarıyoruz. Nasıl içerlendiysek artık... Yine de güzeldi be! Korku hikayeleri anlattığımız, Cem Yılmaz izlediğimiz, milletin taklidini yaptığımız, dedikodunun dibine vurduğumuz, oyunlar oynadığımız oda sohbetlerini deli gibi özlüyorum. Zaten kafayı yememizi engelleyen de o oda sohbetleriydi. 

Bir sonraki hikayem Avrupa gezimizde yaşadığım "yok daha neler" dedirten cinsten bir anı dizisi. Yani gündüzleri prenses, geceleri külkedisi olduğum bir maceraydı. Azıcık bekleyiniz, efenim.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane 

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Erasmus Maceralarım 4: Hayatımın En Beklenmedik Gecesi


Merhabalar

Size şimdi inanılmaz gecemi anlatacağım. Planlasak, ayarlasak bile böyle kusursuz bir anı olamazdı. Hala düşündükçe kendi kendime gülüyorum. Ben ne yaşamışım be!

Erasmus kesinleştikten sonra kendi kendime "oturmak yok, her merak ettiğin yeri gezeceksin eheh tabii paran yettiği sürece" diye söz vermiştim. Polonya dışına çıkmadan önce de Polonya'nın bazı şehirlerini gezmek istiyordum. Şansıma İrene'ler de Torun şehrine gidiyorlarmış. Sadece İspanyollar! Mario'nun ismi geçince zaten beni kimse tutamazdı. Hemen Tavşan'la plan yaptık. Normalde bilet işlerini ben hallederdim ama o gün Tavşan halletti. Sabah gidip, akşam hep beraber döneceğiz. Plan bu.😎
 Gideceğimiz gün sabah 6'da kalktım güzel güzel hazırlandım. Dışarısı buz gibi ama n'olacak sanki? Mario ile koca bir gün. Otobüsün kalkacağı yere gittik. Tüm İspanyollar orada ama Mario ve arkadaşı Sergio yok. Uyuya kalmışlar ama gelecekler. Polonyalıların da çok fena bir huyları var; bizden çok daha dakikler. Otobüs 8'de mi yola çıkacak, saat tam 8'de yola çıkarlar. Geç kalmış, yok yetişememiş beş dakika bekleyelim huyları yok. Ah Kamil abinin gözünü seviyim. Neyse. Otobüsün saati geldi. Ben kafamı cama yapıştırmış ha gelecek ha geldi diye Mario'nun yolunu gözlüyorum. Tavşan da sırtımı sıvazlıyor "bahtsız arkadaşım" diye. Gelemediler. Biz yola çıktık, onları gördük ama tabii otobüs durmadı. Resmen ruhumu orada bırakıp, bedenimle yolculuk ettim. "Kesinlikle lanetliyim!"😒

Akşam 6'ya kadar buz gibi havada gezdik. Yine de baya güzel geçti. İspanyollarla daha da kaynaştık. İrene zaten artık bizden biriydi. O gün onun sayesinde sarımsaklı ekmeği keşfettik, Mario da kimmiş? Hee, sonra Mario bunlara mesaj atmış: sonraki otobüsle geliyoruz, orada bir gün kalacağız, diye. Suratım iyice asıldı. Bir gün kalacaklarsa, iki erkek bir de, kim bilir neler yaparlar. 😣

Otobüslerin olduğu yere dönerken Mario ve arkadaşı geldi. Hiiiç suratına bakmadım. Nasıl geç kalırsın odun! (Trip uluslararası bir davranış belki anlar dedim ama o da benim suratıma bakmadı.) Neyse, biz iyice üşüdük baya da acıktık. İrene'nin cipslerini (kızın çantasından yiyecek eksik olmuyor resmen) kemirirken otobüs geldi. Tavşanla "döner dönmez hemen bizim kebapçıya gidip dürüm gömelim yaa" hayalleri kuruyoruz bir de... Telefondan biletimizi gösterdik şoföre. (Biletleri internetten satın alınca telefondan online şoföre gösterip binebiliyorsunuz.) Adam kabul etmiyor. Lehçe bir şeyler söylüyor. El işaretleriyle derdimizi anlatmaya çalışıyoruz. Yok, adam kabul etmiyor. İrene geldi olayı çözdü. Bizim çok zeki Tavşan, dönüş biletini bir sonraki günün akşamına almış. 😱 O an böyle üç çocukla ortada bırakılmış biri gibi hissettim. Otobüsün sıcaklığına, bacaklarımı uzatıp uyuyacağım koltuklara, kebapçı abimizin dürümüne elveda. Merhaba parmaklarımı hissizleştiren soğukluk, açlık, çaresizlik... Tavşana kızamıyorum da. Tek istediğim yatağıma kavuşmak. 😢

Artık gerçeği kabullendik. İrene telefonlarımızın şarjı biterse diye powerbank'ını verdi. "Mario'yu arayın. Onlar nerede kalırsa orada kalın ve beraber dönün. Bana haber verin." deyip baya üzgün bir şekilde otobüse bindi. (Şuan tırstım çünkü hissetmiş gibi az önce İrene mesaj attı. Ay sanırım kulaklarını çok çınlattım kızın.) Mario'nun adını duyunca kendime geldim. Hemen Tavşan'a arattım. "Bu sefer şans yüzüme gülsün n'olursun" diye diye onlarla buluşmaya gittik. Az önce suratımıza bakmayan bebe sırıtıp sırıtıp konuşmaya başladı. Benden daha dengesizleri varmış. 😒 Neyse. Kendimizi hemen McDonald's a attık. Tavuk yemekten artık içim dışıma çıkmıştı ama yapacak bir şey yok. Mario'ya kalsa bize salamlı sosisli şeyler yedirecek. Domuz eti olmasından geçtim yarı vejetaryenim, hayatta yiyemem. O sırada onlar da kahve aldılar. Biz hemen internete girip, dönüş bileti aldık. Nerede kalacaksınız diye sorduk. "Sabaha kadar barda takılacağız" deyince Tavşan'la göz göze geldik. Benim için sorun değil. Bekar biriyim. Ama Tavşan'ın manitası var. 😈  Canım arkadaşım beni yalnız bırakmadı. Ve dördümüz bir bara gittik. Barı görseniz o kadar güzel ki... Hiç saçma salak insanlar yok. Herkes kendi aleminde. Her masada mum falan var. Köşede bir yere oturduk. Ve beş saatlik muhabbet sürecimiz başladı.

Neler mi konuştuk? Mario'nun genel yaşamını, ailesini falan öğrendim. Erasmus seçenekleri arasında Ankara da varmış ama danışman hocası gitmesini istememiş. Darbe gününden sonraki olaylardan dolayı sanırım. Mario'ya oturduk darbe olayını anlattık. İnanın bana İngilizce nasıl anlattık şuan hatırlamıyorum. Hatta o gün nasıl kasılmadan konuştuğumu hiç hatırlamıyorum. Tek net hatırladığım Mario'nun bütün yüz hattını en ince detayına kadar inceledikten sonra, "Ya çok tatlısın. Gamzelere bak, beni oraya gömün diyorlar resmen. Seni alıp Türkiye'ye götüresim var." demiştim. Neyseki Türkçe konuşmuşum. Tavşan dürtüklemese ben baya konuşacaktım. Mario da zavallım, "Ne dedin? İngilizce söyle. Kendi dillerimizde konuşmak yasak burada." diye sırıtıyordu. Tabii ki birebir çevirmedim. "Günümüzü kurtardınız, çok iyisiniz."diyerek geçiştirdim olayı. 

Barda birçok kişiyle de konuştuk. Bizi rahatsız eden hiç yoktu. Hiç tanımadığımız insanlar sırf güncel konulardan sohbet etmek için masamıza oturdular. Biri gitti biri geldi. Hepsinin sohbeti ayrı güzeldi. Böyle film tadında bir geceydi. Normalde uykuya aşık olan ben o gece esnemedim bile. Türkleri güzel tanıttığımıza eminim. Polonyalı bir adam hatta, "Gelecekte Türkiye çok daha ön planda olacak ve büyük adımlar atacak," diyerek şaşırttı bizi. Irkçılık yok, rahatsızlık veren yok. Bar ortamları çok güzeldi. Mario ile her şey daha da güzeldi tabii. Sonra sabah 5'te karnımız acıktı bardan çıktı. Mario'nun keyfi bir yerinde bir yerinde sormayın. Anı olsun diye fotoğraf çekinelim dedik. Mario elini omzuma atınca donup kaldım. İki fotoğrafta da şaşkınlığım belli zaten. 😃 Açık bir market bulduk. Biz kaşarlı ekmek aldık. O salamlı ekmek alıp, resmen aşk yaşayarak yedi. En sonunda otobüsü beklemek için durağa gittik. İki saat nasıl geçecek falan derken kelime oyunu oynadık. İlk defa oynuyormuş baya da sevdi. Sonra uyuya kaldı. Gözlerinde numaralı lens olduğu için bir ara uyandı, gözleri kıpkırmızı. Bir de uyurken dudakları kıpırdıyordu. Bir şeyler söylüyordu sanırım. (Evet, resmen gözlerimi dikip çocuğu izledim.) En sonunda otobüs geldi. Artık uykusuzluktan bayılacaktık. Her birimiz kendimizi koltuğa attık ve üç saatlik yolculuğumuzda mışıl mışıl uyuduk.


Varşova'ya geri dönünce yarım ağızla vedalaştık. Sanki dün gece hiç yaşanmamış gibiydi. O günden sonra da Mario'yu birkaç kez okulda gördüm ve yine yarım ağızla konuştuk. Evet çok sempatik, yakışıklı ve sohbeti güzel biri ama aynı zamanda zorlu biri. Sürekli de ben peşinde koşamam yani. Telefon numarası falan hala duruyor. Whatsapp'tan paylaşım yaptıkça paylaşımlarımıza bakıyoruz. Daha da konuşmadık. Özledim ama keretayı. Tabii şimdi kim bilir neler yapıyordur. Ay bir de söylemeden geçemeyeceğim. Bir ara biseksüel olduğundan şüphelendik. Çünkü Gitarist'i ne zaman görse sırıtıyor ve onunla hep konuşuyor. İsmini falan çok da güzel telaffuz ediyor. Kızlarla pek takılmıyor. Tabii bunlar tahmin üzereneydi ama Gitarist'e "çocuğumdan uzak dur" diye tıslamış olabilirim. 😂 Sonuç olarak soru işaretleri hala kafamızda mevcut.

Mario olayı böyleydi ve bitti. Bir sonraki maceramda görüşmek üzere gençler! Bu hikayeyi sevdiğinizi biliyorum. Ben de sizi seviyorum.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane


7 Temmuz 2017 Cuma

Kitap Yorumu: Ateş Serisi 5 - Gölge Ateşi


Merhabalar

En sonunda Ateş Serisinin son kitabı olan Gölge Ateşi kitabını bitirebildim. Aslında kitaba geçen Eylül ayında başlamıştım ama sonra yurt dışına gidince yarım bırakmak zorunda kalmıştım. Öyle böyle derken geçen günlerde bitirdim. Ama tam bir işkenceydi!

Yani bu seriyi nasıl önerdiğimi bilirsiniz. Ki gerçekten hem ilk iki kitabı çok zor bulunan bir seri hem de oldukça çekici bir kurgusu var. Yazarın hayal dünyası var ama şekillendiremiyor. Beş kitaptır ha gelecek ha açıklayacak diye diye bizi ortada ebeveynsiz bırakmış gibi seriyi bitirmiş. Seriyi çok seviyorum, karakterlerine bayılıyorum ama bu kitap baydı beni. Niye mi?

Seri başladığından beri Barrons gizemliliğini koruyordu. Ki bu başlarda baya çekici bir şeydi. Hakkında gram bir şey öğrenmek için deli gibi sayfaları çeviriyordum. Hatta 4.kitabın sonundaki “o” olaydan sonra beşinci kitapta ne zaman düzelecek diye bölümlere şöyle göz bile attım. Ama bu gizemli adam figürü bir süre sonra sıkmaya başladı. Yani tamam onu özel kılan özelliği bu ama yazar biraz aşırıya kaçmış. Mac deseniz o çılgın, dediğim dedik karakter gitmiş sorumluluk sahibi ve süper düşünceli bir karakter gelmiş. Yani biraz yapmacıktı. Her şeye yetişmeye çalışmalar, herkesi kontrol altına almaya çalışmalar… Kitap komple gözüme batmış aslında. :D

Ve yazar kurguda yerinde sayıyor gibiydi. Konu hep Barrons’un karanlık ve gizemli yönü, Kitap hakkında bilinmezlik, Mac’in giderek artan sırları, diğer karakterlerin dengesizliği etrafında dönüyordu. Dublin dışına çıkamadılar bi. Ve yazarın hayal dünyasının betimlemesi süper beyin yakıcı. Hem okuyup hem hayal etmesi çok zor olan kısımlar vardı. Ya da çevirmenden kaynaklı anlaşılmayan bazı bölümler mevcuttu. Kitap zaten kalın, bir de böyle durumlar olunca okumak işkenceye dönüştü.


Bu seriden beklentim bir tık daha fazla olduğu için final kitabı hayal kırıklığına uğrattı. Güldüğüm, benimsediğim sahneler oldu ama geneline bakınca fiyasko. Oturup, bir daha okumam. Serinin kalitesi gözümde hala aynı ama yazar kurguyu daha farklı yönlendirebilirdi. Yine de seri bitti, mutluyum. Yan serisini okur muyum ya da ne zaman okurum bilmiyorum. Karakterleri özleyip de yan seriye başlarım büyük ihtimal. -.-

Son kitaptan dolayı “ayyy kesin okuyun bu seriyi” diyemeyeceğim artık. Evet, sağlam ve özgün bir kurgusu var. Karakterler benzersiz ama yazar kendini geliştirmiyor. Bunları göz önüne alarak seriye başlayabilirsiniz.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane