Pages

16 Şubat 2018 Cuma

Dizi Önerisi: La Casa De Papel

Merhabalar!
Bendeniz Jane, yeni bir Netflix dizi önerisiyle karşınıza çıkıyorum. Ah, ne yapayım? Güzel bir dizinin kokusunu alınca kendimi kaptırıyorum. Kendimle övünmek gibi olsun, cidden sağlam diziler izliyorum. Yani izlediğim dizilerin arkasından "hayatımdan şu kadar zaman çaldı," demek yerine "bu diziyi izlemeden önce çok boş yaşıyormuşum," diyorsam doğru yoldayımdır. 
 Genellikle ailem Türk dizisi izlemeyip yabancı dizilere gömüldüğüm için benle uğraşıyorlar ama sorarım size Lost, Fringe ya da ne bileyim Black Mirror izledikten sonra nasıl bizim klişe dolu dizilerimizi izleyebilirim ki? Hiç izlemedim değil. Ama ne zaman bir Türk dizisi izlemeye başlasam birkaç bölüm sonra beni sinir krizlerine sokacak bir döngüye giriyor. O yüzden yaşasın yeni dönem Netflix dizileri! 
Netflix de cidden bağımlılık yapan dizilere sahip. Hayatımda ilk kez İspanyol yapımı bir dizi izledim. La Casa De Papel, İspanyolca merakımı daha da alevlendirdi. Sanki video hızlandırılmış gibi konuşuyor olsalar da diziyi aşkla izledim. Diziyi anlatmaya başlamadan önce genel bilgileri vereyim.
İlk sezonu Netflix tarafından alınıp, yayımlandı. Dizi, orijinal kanalında her bölümü 1er saat olmak üzere toplam 9 bölüm şeklinde yayımlanmış ama Netflix bölümleri 40-50 dakikaya düşürüp 13 bölümlük bir sezon yayımlamış. Ve dizinin 2.sezonu da yayımlanıp final yapmış. Henüz Netflix 2.sezonu yayımlamadı ama her yerde alt yazılı bir şekilde 6 bölümlük 2.sezonu bulabilirsiniz.
Gelelim La Casa De Papel macerama... Instagram'da sık sık karşıma çıkıyordu. Black Mirror'u bitirince direk izlemeye başladım. Açıkçası ilk bölümde biraz afalladım. Uzun zamandır(2009'dan beri) hep İngilizce diziler izliyordum. Bir anda İspanyolca bir dizi izleyince konuşulanlar, aksanlar falan çok garibime gitti. Zaten İspanyollar süper hızlı konuşuyorlar. O yüzden ilk bölümde alt yazıya odaklanmaktan birkaç sahneyi kaçırdım. Ama bir süre sonra buna alıştım ve dizinin bağımlısı oldum. Aralarda kaptığım İspanyolca kelimeleri evde kendi kendime tekrar etmeye başladım. "Ya İspanyolca öğreniyorum ben yaa," moduna girebilirsiniz. 😃 

Hatta bir ara kişisel Instagram hesabımda diziyi paylaştım. İzlediklerinden haberim olmadığım arkadaşlarım pıt pıt mesaj attı. İşte o zaman 2.sezonun da varlığından haberdar oldum. Jane durur mu? Anında tüm sezonları silip süpürdüm. Ve hemen blog'da önermeliyim dedim. Çünkü La Casa De Papel hiç boş bir dizi değil. BAYILACAKSINIZ!
Dizide alttan alttan çok ince mesajlar da verilmiş. Oyuncular mükemmel seçilmiş. Yaratılan karakterler bu kadar olmaz dedirtmiş. Adeta Hollywood yapımlarını sollamış bir dizi bence. Dizinin konusu şöyle: Bir Profesör yıllardır planladığı banka soygunu için hem tecrübeli hem de aranan 8 insanı bir araya getiriyor. Beş ay boyunca aynı evde kalıyorlar. Kişisel bilgi paylaşımı ve kendi aralarında özel bir şeyler yaşamak yasak! Gerçek isimlerini kullanmıyorlar. Her biri şehir ismi seçiyor. Tokyo, Rio, Berlin, Moskova, Denver, Helsinki, Oslo ve Nairobi. Bu beş aylık süreç içinde Profesör kusursuz planından bahsediyor ve hepsini bir eğitime sokuyor. Adam öngörülebilecek her şeyin planını hazırlamış! Polislerin nerede nasıl düşüneceğini, neyle bağdaştıracağını ve nasıl hareket edeceklerini en ince detayına kadar planına işliyor. Ve İspanya Kraliyet Darphanesi'ni soyma zamanı başlasın! 
Dizinin genel hatları bunlar ama ağzınız açık izleyecek birçok şeyle karşılaşacaksınız. Bazen Tokyo'nun asiliğine öfkeleneceksiniz bazen Berlin'in süper uyuz biri olduğunu düşüneceksiniz bazen de Profesör'ün inanılmaz zekasına aşık olacaksınız. Of, evet Profesör'e aşık oldum sanırım. Clark Kent gibi adam ya! Jet hızıyla konuşmasını, eliyle sürekli gözlüğünü düzeltmesini, şaşkınlık yaratan ani planlarını aşkla izledim diyebilirim. Bölümler boyunca birçok duygu karmaşası içinde olacaksınız. Sıradan bir polisiye, soygun, suç dizisi izlemiyor olacaksınız. 
Soyguncu ekibimiz Dali maskeleri takarak ve kırmızı tulumlar giyerek topluma bir mesaj iletiyorlar: Bize dayatılan ahlaki ve genel adetlere aykırı yaşıyoruz ve sosyalizmi temsil ediyoruz. Darphane'yi soymaları da kapitalizmi işaret ediyor. Para için nelere katlanmak zorunda olduğumuzu ve kısa yoldan para elde edersek nasıl suçlandığımızı, paranın her şeyi yönettiğini v.b. 
Profesör, cidden tam bir lider rolünde. Her şeyin hesabını yapıyor. Yani bazen aynı kalıplara bağlı kalmamak lazım.
Müthiş bir yapıt olmuş. Zaman öldürmek için izlemeyin diziyi. Çünkü cidden çok güzel mesajlar veriyor. Profesör, planın kusursuz olması için elinden geleni yapıyor ama planlamadığı tek bir şey vardır: Aşk. Bu dizinin en hassas noktası zaten. Hepsinin ölümü bile olabilir.
İki sezon boyunca olaylar heyecanından gram kaybetmeden devam ediyor. İnanın bana. Nefes almadan, saatlerce izlemek isteyeceksiniz. Bu bölümleri iyi değerlendirin çünkü üçüncü sezon yok. Kesin bir bilgi yok sanırım. Ama bence devam etmezler çünkü son bölümü güzel ve bağlayıcı bir şekilde bitirmişler. Devam etmek isterlerse de saçmalamazlar çünkü yazabilecekleri güzel bir konu mevcut. Bakalım neler olacak?
İzleyin, izletin efenim. Biraz gerçekleri, dizilerden görmemiz gerek. 💛

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane


Not: Evet, cidden Tokyo ve Duygu Özaslan birbirine çok benziyor ama Tokyo'nun ayrı bir havası var. Süs bebeği yerine asi bir kızımız kendileri.
Not 2: Denver'in gülüşüne bayık bakışlarla karşılık veren bir tek ben değilimdir umarım?
Not 3: Berlin sütten çıkmış ak kaşık olmasa bile bu adama tutulmadığınızı, nefret ettiğinizi söylemeyin bana? Profesör'ün sağ kolu olması tam yerindeydi bence.
Not 4: Bella Ciao dinlerken ister istemez etkileniyorsunuz değil mi?
Not 5: Lütfen diziyi izlerken Nairobi'nin burnuna gözünüzün sürekli takıldığını, kadını izlerken de dikkatinizin dağılmadığını söyleyin?

10 Şubat 2018 Cumartesi

Kitap Yorumu: Canavarın Çağrısı - Patrick Ness

Merhabalar

2017'nin sonlarına doğru birbirinden çok zıt kitaplar okuyarak kendimi bile şaşırtmaya başlamıştım. Bu yeni alışkanlığım 2018'de de son hızla devam ediyor. Biraz da şuan çalıştığım işimden kaynaklı sanırım. Bazen okumam gereken kitaplar oluyor ve bu yüzden evde Burhan Sönmez'in İstanbul İstanbul'unu okurken işe gidip gelirken metroda Patrick Ness'in Canavarın Çağrısı'nı okumuş olabilirim. Merak etmeyin, beynim yanmadı. La Casa De Papel gibi bir İspanyol dizisine de başlamış olsam da... Anlayacağınız beynimi sürekli meşgul ediyorum ve bundan gayet memnunum. 😃

Ama tabii meselemiz bu değil. Canavarın Çağrısı'na geri dönelim. Evet, şimdi de Çocuk Klasikleri'ne sardım. Ki bu klasiklerin yeri bende her zaman ayrıdır. Nedense yaşım ilerledikçe, çocukluğumda okuduğum ya da okumadığım kitaplara geri dönmeyi seviyorum. Daha bir bilinçli okuyorum. 
Patrick Ness'i ilk kez Canavarın Çağrısı kitabıyla tanımış oldum. Ki yayımlanan başka ünlü kitapları da var. Ama iyi ki açılışı bu kitapla yapmışım dedim. O kadar akıcı, dokunaklı ve anlamlı bir kitaptı ki... Kitabı okurken birkaç kere metroda ineceğim durağı kaçırıyordum. Kitap resmen beni etkisi altına aldı ve cidden bitsin istemedim. Sonunun öyle de bitmesini istemezdim. Paramparça etti beni. İnanılmaz etkilendim. 

Konusundan bahsedeyim. 13 yaşındaki Conor hayatının en zor döneminden geçen bir çocuk. Daha hayatın gerçekleriyle yüzleşemeden annesinin hastalığıyla baş etmek zorunda kalıyor. Her geçen gün gözlerinin önünde annesinin eridiğini gören Conor, buna engel olamadıkça farkında olmadan bir Canavar'ı çağırır. Buradaki Canavar'ı, kitabı okurken siz yorumlayacaksınız. Aslında yazar bir nevi okurlarını kurgusuna davet ediyor. Herkesin Canavar'ı farklıdır. Conor'ın Canavar'ı ise onu korkutmaya gelmemiştir. Gerçeğin ta kendisiyle yüzleşmesi için onu zorlamaya başlar.
Her gece yarısı 12.07'de Canavar ortaya çıkar. Conor başta bunun bir kabus olduğunu ve ondan korkmadığını dile getirse de Canavar, ona gerçekleri söyletmeden ortadan kaybolmaz. 


En acı verici durum ise gerçeği fark ettiği an. Conor'ın yerinde kimse olmak istemezdi bence. Hayal edilmesi ya da empati kurulması zor bir durumla karşı karşıya ve o daha küçücük bir çocuk! İnanılmaz bir kitap.
Canavarın Çağrısı, çok etkilendiğim kitaplar arasında yerini aldı bile. Bu kitabı bir kez daha sakin kafayla okurum kesin. Size de şiddetle öneririm. Çocuk kitabı diyerek ön yargılı yaklaşmayın kesinlikle. Bu kitap, anlayana cidden duygulu bir şeyler katıyor.
Bir de kitaba yorum yapanların bazı yazılarını okudum. Kimileri bazı şeyler yarım kalmış gibi demiş. Ben bir yarımlık göremedim ama kafamda birkaç soru işareti oluşmadı değil. Mesela Canavar'ın her seferinde 12.07'de görülmesi? Sanki yazar biraz geleceğe yönelik bilgi vermiş gibi. Spoiler olacağı için tam detaya girmiyorum.
Kitabı kesinlikle öneriyorum. Filmi de varmış. Az önce fragmanını izledim ve kitaba baya bağlı kaldıklarını görünce izlerim bunu dedim. En kısa zamanda filmi de izleyeceğim.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

9 Şubat 2018 Cuma

Kitap Yorumu: Büyük İnsanlık - Nazım Hikmet

Merhabalar

Bu ayki şiir kitabım için Nazım Hikmet'in Büyük İnsanlık'ını seçtim. Çünkü hiç beklemediğim anda hediye olarak geldi. Kitap okumama vesile olan ve dostluğumuzda 10.yılı devirdiğimiz canım Aylin'im son görüşmemizde bana aniden bir sürpriz yaparak, "Son konuşmamızda şiir kitapları okumaya başladığını söylemiştin ben de bunu aldım sana," diyerek Nazım Hikmet'in içinde şiirlerini okuduğu ses kayıtlarının da bulunduğu Büyük İnsanlık'ı verince ne yapacağımı şaşırdım. Hem ciltli bir şiir kitabı hem Nazım Hikmet hem de onun sesinden şiirler... Sanırım hayatımın en anlamlı hediyelerinden biri oldu. Hala kitaba sarılıp, mutluluk yaşıyorum. Müthiş bir his!
Bir yandan şiirleri okudum bir yandan ilk kez Nazım Hikmet'in sesini duydum. Ondan kendi şiirlerini dinlemek cidden benim için bir onur. Sanki karşımdaymış gibi gergin ve heyecanlı bir şekilde kulaklığımdan şiirlerini dinledim. İnanılmaz bir eser olmuş. Yapı Kredi Yayınları'na ve Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'na ne kadar teşekkür edip, minnet duysam azdır. Bence Büyük İnsanlık, her kitaplıkta olmalı! 

Size birkaç şiir alıntısı bırakıyorum. Kitabı alırsanız, bizzat şairin ağzından bu şiirleri duyabilirsiniz.Ayrıca CD'nin olduğu kısımda Nazım Hikmet'in annesi Celile Hanım'ın yaptığı oğlunun portesinin bir örneği var. Yani kitap adeta bir elmas, bir mücevher bir bulunmaz tarihi eser!

Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi 
geceleyin ateşler içinde uyanarak 
ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi,
ağır posta paketini, neyin nesi belirsiz,
telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi,
seviyorum seni denizi uçakla ilk defa geçer gibi.
İstanbul’da yumuşacık kararırken ortalık
içimde kımıldanan bir şeyler gibi,
seviyorum seni “Yaşıyoruz çok şükür!” der gibi.

Sen benim sarhoşluğumsun
ne ayıldım
ne ayılabilirim
ne ayılmak isterim

... 
Akşam nerde bitiyor nerde başlıyor şehir
şehir nerde bitiyor sen nerde başlıyorsun
ben nerde bitip nerde başlıyorum?

Ben gidip biraz daha kitabımla aşk yaşayayım... 💛
Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

7 Şubat 2018 Çarşamba

Mimlendim: Sinema ve Ben


Merhabalar
Aslında hafta içi özellikle de çarşamba günleri yorgunluktan ölüyor olsam da beni gülümseten maili geri çeviremedim ve uzun zamandan sonra ilk kez mimlendim. Bu tür etkinlikleri çok seviyorum. Cevaplaması eğlenceli sorular oluyor. 😍 Beni blog'unuzda mimlerseniz, mail ile haber verirseniz çok mutlu olurum. Aksi takdirde gözden kaçırıyorum.
Şeker tadında olan Pastelden'in beni mimlediği sorular:

1- Sinemada izlediğin ilk film?
Yanlış hatırlamıyorsam Cem Yılmaz'ın Hokkabaz filmiydi. Hatta annemin arkadaşıyla beraber izlemiştim. Kadın beni çok sevdiği için sürekli sosyal aktivitelere götürüyordu. 😊

2- Film en güzel ...'de/da izlenir?
Sinema salonlarında film izlemeye bayılıyorum. Tam film moduna girip, adeta sahneleri yaşıyormuşum gibi hissediyorum.

3- Film izlerken olmazsa olmazın var mı? Varsa neler?
Film izlerken bir şeyler yemeyi içmeyi sevmem çünkü daha oyuncuların isimleri geçerken bitirmiş oluyorum. 😂 Onun dışında ışıklı bir ortamda dikkatimi filme veremiyorum. Karanlık olmalı!

a- Tek başına mı kalabalık mı?
Tek başıma. Bazen kalabalıkta izlerken istediğim tepkiyi veremiyorum. Ama sinema salonlarında film izlemekten de keyif alıyorum. Bilemiyorum... -.-

b- Mısır mı cips mi?
İkisi de değil. Kahve? *-*

c- İki boyutlu mu üç boyutlu mu?
Ay kesinlikle iki boyutlu! Mecbur kalınca üç boyutlu filmleri izliyorum ama burnum isyan ediyor. Hem numaralı gözlüğüm hem 3D gözlüğü... Burnumun hala yamulmadığına şükrediyorum.

d- AVM sineması mı sokak sineması mı?
Valla hangisinin koltuğu rahatsa o! 

e- Filmden önce filmin fragmanını izlemek mi, yorumlarını okumak mı?
Bu ikisini de yapmaya üşeniyorum. Uzun zamandır beklediğim bir filmse fragmanlara gömülüyorum ama onun dışında bazen sadece posterine ve oyuncularına bakıp film seçiyorum.

Sorular bu kadardı. Sizlerin de cevaplarınızı bekliyorum. Pastelden'e tişikkir ederim. 💚

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

4 Şubat 2018 Pazar

Dizi Önerisi: Black Mirror

Merhabalar


Birkaç aydır gerçek hayattaki sorumluluklarımdan dolayı dizilerden uzak durmuştum. Ama şimdi düzenim belli saatlere ayrıldığı için akşamları rahatlamak amacıyla dizi izleyebiliyorum. Yaşasın bölümleri tamamlanan sezonluk diziler. Ve açıkçası sezon sezon dizi izlemeye aşığım. 2009'dan beri de böyleyim. Sanırım bu konuda yaşlanmayacağım. 😃
Şimdi gelelim Black Mirror macerama... Diziyi uzun zamandır biliyordum ama izleme fırsatım olmadı. Bir Netflix dizisi olduğu için yine de görmezlikten gelemedim. Ama diziye asıl başlama sebebim şuydu; iş yerindeki diğer stajyer arkadaşım Instagram kullanmadığını ve yakın zamanda kapattığını söyledi. Sebebini sordum. "Black Mirror'u biliyor musun? Bir bölümde Instagram temalı bir kurgu vardı. Çok etkilenerek izledim. Adeta o bölümde kendimi gördüm ve bu yüzden Instagram'ın zararından dolayı kapattım, kullanmıyorum," deyince o gün eve gelir gelmez 1.sezonun ilk iki bölümünü izledim. BEYNİM ALEV! Çünkü;
  • Bölümlerin birkaçı hariç, hepsi bir saat uzunluğunda ve film tadında
  • Kurgular kesinlikle basit değil, hepsinin altında süper mesajlar var
  • Oyuncular sürekli değişmesine rağmen karakter seçimlerine hayran kalarak izliyorsunuz
  • Bu dizide ne yazık ki mutlu son diye bir şey yok
  • Bol bol distopya tarzında kurgularla karşılaşacaksınız
  • Her bölüm sonrası siyah ekrana dalıp hayatı sorgulayabilirsiniz ve gelecek için endişe duyabilirsiniz
  • İngiliz aksanına doyacaksınız
Daha liste uzar gider... Ben tabiri caizse dehşet-ü-l vahşet bir şekilde izledim. Sıkıldığım bir ya da iki bölüm olmuştur. Onun dışında her bölümü "acaba şimdi hangi konu işlenecek ve ben dehşete düşeceğim," modunda izledim. 
Black Mirror şuan 4 sezonluk bir dizi. İlk iki sezon 3 bölüm, diğer sezonlar (3.sezonun Noel özel bölümü de mevcut) 6 bölümden oluşuyor. Dediğim gibi birkaç istisna dışında bölümler ortalama bir saat sürüyor. Bir İngiliz dizisi olduğu için genel olarak İngiliz aksanı duyuyorsunuz. Bu duruma ben bayıldım çünkü İngiliz aksanına alışmak hatta aksanımı o yönde geliştirmek istiyorum. 😍 Her bölüm birbirinden bağımsız. Çok ince bağlantılar oluyor ama onu da dizinin bağımlısı fark edebilir. Onun dışında şu bölümü izlemezsen o bölümü anlayamazsın diye bir şey yok. Black Mirror'a 3.sezon ortasından bir bölüm izleyerek bile başlayabilirsiniz. Ama benim sırayla izleme gibi bir takıntım olduğu için üşenmeden tek tek izledim. Pişman değilim. 😎
Dizinin her bölümünde farklı bir kurgu işleniyor dedim. Ama Black Mirror'un bir amacı var. Genel olarak konu şu; günümüz teknolojinin bizi nasıl olumsuz etkilediği, sosyal medyanın yanlış kullanımı, gelecekte teknolojinin ilerlemesiyle bizi nelerin bekleyeceği, hangi kötülüklerle karşılaşacağımıza dair teoriler ve distopik dünya örnekleriyle bunların sonuçları. İnanılmaz kurgular vardı. Cidden bu senaryoları yazan insanların hayal dünyalarını merak ediyorum. Ya da bunlar hayal edilip, kurgulanabiliyorsa gerçek hayatta da keşfedilmiş ve üzerinde çalışılan birer teori mi? Ciddi anlamda sorgulamaya başlıyorsunuz. Spoiler vermeden birkaç bölümden örnekler vererek daha açıklayıcı olayım. 
  • Instagram'daki beğeni sayısının hayatınızın her alanında sizi yönlendirdiğini,
  • Twitter'daki hashtag etkinlikleriyle çok kötü bir şeylere yol açtığınızı,
  • Robot tarzı şeylerin ölen sevdiklerinizin görünüşleri ve hatıralarıyla aranıza karıştığını,
  • Kurtuluşu olmayan ve başkaları tarafından yönetilen bir döngünün içinde olduğunuzu,
  • Sizi tamamen kopyalayarak bir yerlere nakil aktardıklarını,
  • Gördüğünüz her şeyi kaydedip, istediğiniz zaman geriye veya ileriye sarıp durdurarak, yakınlaştırarak geçmişinizdeki görüntülerinize sahip olduğunuzu 

hayal edin... Bazıları çok ilgi çekici değil mi? Aslında biz insanların yararlı şeyleri bile nasıl kötüye çevirdiğimizi yansıtan bir dizi olmuş Black Mirror. İzlediğim için kendimi kutsanmış hissediyorum desem yeridir. Her zaman bilime, teknolojiye ve distopya dünyalarına merakım olmuştur. Ve çok dile getirmesem de deli gibi kullananlardan biri olsam da teknolojinin gelişmesinden tırsan biri de olmuşumdur. Hatta en büyük hayallerimden biri bir gün sıfır teknoloji ile tatil yapabileceğim bir ıssız adada vakit geçirmek. Neyse, konu başka yere sapacak. 😄
Tek diyebileceğim kesinlikle izleyin. Zaman yaratın ve izleyin. Her bölüm mükemmel diyemem. Elbette birden fazla sevdiğim, gözümü bile kırpmadan izlediğim bölümler vardı. Ama bir tek favorim oldu. Açıp tekrar tekrar bıkmadan izleyebilirim. Aslında tüm bölümler içindeki en saf ve en sıradan olanı bile olabilir ama ben kendimden bir şeyler bulduğum için 4.sezon 4.bölüm (ki işin tuhaf yanı 4 rakamı benim uğurlu sayımdır) şuan en favori bölümüm. 4x4 bölümünü ayrı öneririm.

Not: Bazı bölümleri irdelemek isterseniz Youtube'da Black Mirror'un incelemesini yapan insanlar var. Bölüm adlarını yazarak incelemelerine ulaşabilirsiniz.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

28 Ocak 2018 Pazar

Kitap Yorumu: Başkomiser Nevzat 4 - İstanbul Hatırası / Ahmet Ümit

Merhaba güzel insanlar!

Of, blog hayatını deli gibi özledim. Bendeniz Jane yine yerinde duramadı ve üniversite hayatına kısa bir ara vererek iş hayatına atıldı. O yüzden iki haftadır sesim soluğum çıkmıyor. Bu hassas bünye (?) sabah 7.30'da kalkmaya henüz alışamadığı için tüm sosyal ve asosyal faaliyetlerimden uzaklaştım. İş ve uyku dışında yaptığım pek bir şey yoktu. Ama eski günlerimi özledim ve sahalara geri döndüm. Kaldığımız yerden devam edebiliriz. 😏
Başlığı görünce şaşırmış olabilirsiniz. Ahmet Ümit, ismine aşina  olduğum ama kitaplarını hiç okumadığım bir yazar kendileri. Stajyer olarak işe başladığım Kalem Ajans'ta ilk günden bu kitabı elime verdiler. İki hafta boyunca fırsat buldukça okudum kitabı. Tabii bu Ahmet Ümit'in Başkomiser Nevzat adındaki serisinin dördüncü kitabıymış. Yine de hiç bozuntuya vermeden kitabı okudum ve bitirdim. İlk üç kitabı okumak için sabırsızlanıyorum. Çünkü yazarın kalemine aşık oldum!
Ahmet Ümit'ten önce de polisiye bir kitap okuyacaktım. Şansıma bu serisi de polisiye çıktı. Karakterleri ilk kez bu kitapta okuduğum için bazı eksiklikler fark ettim ve fena spoiler de yedim. Ama olsundu. Olayların İstanbul'da geçtiği enfes bir polisiye okudum. Her ne kadar katilleri kitabın tam ortasında tahmin etmiş olsam da sabırla Başkomiser Nevzat'ın olayı nasıl çözeceğini bekledim.

"...Ve bütün çirkinliğine, kalabalığına, kirliliğine rağmen, tıpkı bu büyük şairin dediği gibi İstanbul'da doğduğum, İstanbul'da yaşadığım için ne kadar şanslı olduğumu düşünüyor, yüreğimin derinliklerinden gurura benzeyen bir duygunun yükseldiğini hissediyordum."

İstanbul Hatırası, adı gibi efsanelerle dolu tarihi şehrimiz İstanbul'un yedi tepesini konu edinecek bir şekilde seri cinayetler gerçekleşiyor. Yedi kurban, yedi hükümdar, yedi sikke, yedi kadim mekan. Şehrimizin gizemli tarihi ile bağlantılı yedi cinayet. Ben kurgusuna bayıldım. Tarihten nefret etmeme rağmen kurguda yazılan İstanbul'un tarihi bilgilerini zevkle okudum. Yazarın bu konuda inanılmaz araştırma yaptığı belli. Ve bu bilgilerle cinayetler arasındaki bağlantı uyumuna da hayran kaldım.
Bunun yanı sıra karakterler çok samimi ve sevecendi. Başkomiser Nevzat tam babacan ama aynı zamanda ortamına göre ayak uyduran tecrübeli bir polis, yardımcıları Ali ve Zeynep tam bir komedi! Özellikle Ali'nin hareketlerine, laflarına bayılacaksınız. Tam delikanlı. Bu üçünün diyalogları, polisiye kitabına ayrı bir renk katmış.
Bu üç karakterler dışında yan karakterler de var ama onlardan şimdi bahsetmek istemiyorum. En kısa zamanda serinin ilk kitabını okuyacağım ve o zaman tam oturaklı bir yorum gireceğim. Aslında kısaca demek istediğim; serinin dördüncü kitabından başlamış olsam bile yazarın hayal dünyasına, karakterlerine ve kurgu seçimine bayıldım. Kalın ama aynı zamanda dolu dolu bir kitaptı. Polisiye severlere kesinkes öneririm.

Serinin ilk kitabı: Agatha'nın Anahtarı

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

11 Ocak 2018 Perşembe

Kitap Yorumu: Gurur ve Önyargı - Jane AUSTEN

Merhabalar
Son bir haftadır sanki 1800'li yılların İngiltere'sindeymişim gibi hissediyorum. Her hafta yapılan çay partilerinin, eş arayışı içinde dolanan genç kızların olduğu baloların, entrikalarla dolu sosyetenin tam ortasına düşmüşüm gibi sanki. Jane Austen aldı beni böyle yıllar yıllar öncesine sürükledi. Gurur ve Önyargı bittiği zaman o dünyaya hapsolmak istedim. Son bir haftadır benden mutlusu yoktur sanırım. 😍

"Evlilikte mutluluk tümüyle şans meselesidir."

Size ilk okuduğum klasik kitabımla olan maceramı anlatmıştım değil mi? Belki yanlış bir zamanda belki yanlış bir çeviri ile Uğultulu Tepeleri okumuştum. İlk okuduğum klasikti ve beğenmemiştim. Sonrasında klasiklerden uzak durdum. Gurur ve Önyargı'yı yıllardır merak etmeme rağmen klasik korkum yüzünden hiç alıp, okuyamadım. Ama bu korkumu yenmeye başladım. Klasikleri İş Kültür Yayınları'ndan okumaya karar verdiğimden beri her şey daha güzel gidiyor. Bir de artık yaşımın getirdiği bir olgunluk da var sanırım. Gurur ve Önyargı'yı daha sindire sindire ve anlaşılır bir şekilde okudum. Eski dönemleri biraz araştırmam, tarih aşk merakım ve edebiyat öğrencisi olma yolundaki maceram sayesinde kitabı çok rahat okudum. Hatta bir daha okuyacağım ama 30'lu yaşlarıma gelince. 😃

"Etrafa kayıtsızlaşmak aşkın özü değil midir?"

Şimdi size kitaptan nasıl bahsetsem bilemedim. Çok fazla karakter var ama inanın bana dikkatli okuduktan sonra hepsi yerli yerine oturuyor. Zaten belli baş karakterler var. Kurgu genellikle onların etrafında geçiyor. Bunun yanı sıra dönemin izleriyle karşılaşacaksınız. Genç kızların balolardaki eş arayışı, annelerin kızları üzerindeki etkileri, dedikodular... Mis gibi bir tarihi aşk romanı aslında. Ki ben bu türe bayılan biriyim. O yüzden bu kitabı okumak benim için büyük bir keyifti.
Karakterlerden bahsedeyim. Beş kızı olan Bennet ailesinden konuya giriyorum. Anneleri Mrs. Bennet, şehre zengin bir gencin geleceğini duyunca hemen hazırlıklara başlıyor. Eh, beş kızına da eş adayı bulmak kolay bir iş değildir. Hele ki iki büyük kızının evlenme çağı geldiyse... Kocası Mr. Bennet'in başının etini yemeye başlıyor. "Genci ziyaret et, önden tanış ki davet edip kızlarımızla da tanıştıralım," diye. Öyle böyle derken bir balo oluyor. Evin en büyük iki kızı olan Elizabeth ve ablası Jane de katılıyor. Şehre yeni gelen zengin genç Mr. Bingley, Jane'i gözüne kestiriyor. Mr. Bingley'in yakın arkadaşı ve ondan da zengin olan Mr. Darcy de baloya katılıyor. Ama kendileri çok gururlu ve kaba biridir. Elizabeth'i, spoiler vermek gibi olmasın ama, açıkça reddediyor. Eh Lizzy bunun altında kalır mı? Adama büyük bir nefret duymaya başlıyor. Yeri geldiğinde çok güzel laflar da sokuyor.
Aradan zaman geçiyor. Yine bir araya geliyorlar ve Mr. Darcy, Lizzy'nin diğer kızlardan farklı olduğunu anlamaya başlıyor. Lizzy, sırf parası için ona yalakalalık yapmıyor ya da etrafında pervane olmuyor. Ama reddedilmesinden sonra ona yüz vermemeye kararlıdır.

Kurgunun genel hatları böyle aslında. Yan karakterlerin dedikoduları, birbirlerinin arkasından entrikalar çevirmeleri, yemek toplantıları, kızların akrabalarında kalıp misafir ziyaretleri derken olaylar öyle güzel gelişiyor ki... Jane Austen çok akıcı bir şekilde yazmış, Hamdi Koç da enfes çevirmiş. Betimlemelerden tutun diyaloglara kadar her şey anlaşılır ve sıkmayan bir anlatıma sahip. Çok sinir olup, kitabın içine dalıp bazı karakterleri boğazlamak isteyeceksiniz. Mr. Darcy'i bazen sarsmak bazen de sarıp sarmalamak isteyeceksiniz. Elizabeth'i kendinize daha yakın görebilirsiniz. Açıkçası ben kendimi resmen Lizzy'de gördüm. Umarım sonum da onunki gibi olur. 😄
Mr. Darcy'i de sevdim. Başlarda cidden soğuk, umursamaz ve gururlu gibiydi. Öyle gizemli öyle içine kapanık ve belirsizdi ki... Tam sevdiğim erkek tipi aslında. Onda gizli cevher olduğunu ve önünde sonunda bunu doğru zamanda doğru kişiye göstereceğini biliyordum. O yüzden bence en sağlam karakterlerden biriydi.

"Bazı insanların sahip olduğu yetenek bende yok," dedi Darcy, "daha önce görmediğim insanlarla rahat konuşma yeteneği. Başkaları gibi konuşmalarının tonunu yakalayamıyorum, söz ettikleri şeylere ilgi duyuyormuş gibi görünemiyorum."

Anneleri Mrs. Bennet ne kadar uyuz biriyse babaları Mr. Bennet o kadar sempatik bir adam. Babalarının olduğu her sahneyi sırıtarak okuyordum. Diğer kız kardeşler: Mary, Lydia ve Kitty. Lydia'ya da baya sinir olabilirsiniz. Sinir olacağınız çok karakter var aslında. Uzaktan kuzenleri olan Mr. Collins, Mr. Darcy'nin teyzesi mi halası mı çözemediğim kadın Lady Catherine de Bourgh, Mr. Darcy'in düşmanı gibi olan Mr. Wickham... Daha aklıma gelmeyen bile olabilir.
Bu kadar fazla karakter gözünüzü korkutmasın. Okudukça hepsi akılda kalıyor.
Kitap hiç bitmesin istedim. Devamı olsa balıklama atlardım herhalde. Nefis yazılmış, çevrilmiş. Kitabını okumadan filmini izlemem demiştim. Eh, artık rahatlıkla filmi de izleyebilirim. 😊
Okuyun, okutun. Özellikle de benim gibi tarihi aşk seviyorsanız tam size layık bir kitap olacaktır.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Not: Beni kitap kurdu yapan, yıllardır dostum olan ve bendeki yeri hiç değişmeyen Aylin'ime "Gurur ve Önyargı'yı kesinlikle sen okumalısın," deyip, kitabı almama vesile olduğu için ömrümün sonuna kadar teşekkür edebilirim. 💚