Pages

13 Aralık 2017 Çarşamba

Kitap Önerisi: Otuz Beş Yaş - Cahit Sıtkı Tarancı

Merhabalar
Nasılsınız? Ben bir depresyondayım bir 'hobaaa' havasındayım. 2017'nin bir an önce bitmesini ve 2018'in umduğumdan daha renkli, bol hayal gerçekleştirmeli ve elbette sınırsız kitap aldığım bir yıl olmasını diliyorum. Tek sayılarla bir problemim var sanırım. ...2013, 2015 hep karın ağrısıyla geçmiştir bende. Oysaki ...2012, 2014, 2016 öyle mi? Yaşasın çift sayılar! 😃
Ay, durun! Konudan saptım. Ben size Aralık ayında okuduğum şairden ve şiirlerinden bahsedecektim nerelere daldım yine. Efendim, biliyorsunuz ki Temmuz ayından beri her ay bir şairi gözüme kestiriyorum ve herhangi bir şiir kitabını alıp, şiirlerle daha da kaynaşıyorum. Bu ay Cahit Sıtkı Tarancı'yı okudum. Otuz Beş Yaş şiir kitabını taa lise yıllarımdan biliyordum. Hatta edebiyat hocamız ilk kez şairden bahsederken 'ölüm ve yalnızlık temalarını işleyen bir şairimiz' dediğinden beri Tarancı hep merak ettiğim ve tanımak istediğim bir şairdi. Sonunda şairle ve şiirleriyle tanıştım.
Can Yayınları'nda yayımlanan ve Asım Bezirci tarafından derlenen Otuz Beş Yaş şiir kitabı adeta dolu dolu! Her bir şiirden şairin duygularını iliklerinize kadar hissedebilirsiniz. Kitabın başında Tarancı'nın röportajlarından ve sözlerinden alıntılar var. İlk başta onları okuyup sonra şiirlerini okuyunca her şey daha net ve açıklayıcı oluyor. Kesinlikle hiçbir zaman şairi tanımadan ve görüşlerini bilmeden şiirlerini okumayın. O yüzden kitabın bu basımını çok sevdim. Ayrıca en bayıldığım kısımlardan biri de kitabın sonundaki Tarancı'nın dilimize çevirdiği şiirler. Öyle müthiş çevirmiş ki sanki kendi dilimizde yazılmış gibiydi. Kitap enfesti. Kesinlikle öneririm.
Sizlere, okurken içimi ısıtan, iç çektiren birkaç alıntı bırakacağım. İnanın o kadar çok vardı ki, anca eleyip blog'da paylaşabildim. Umarım benim kadar keyif alırsınız. İyi okumalar. 💚

(Her biri farklı şiirlerden alıntıdır.)
...
Bir kış güneşi gibi ben keyfimin eseri
Görünüp gidiyorum.
Ne belli bir yerim var, ne de sevdiğim biri
Sürünüp gidiyorum.

...
Her şeyden, her insandan, bütün dünyadan ırak,
Ta içimizden gelen bir ahenge uyarak,
Ve bu ahenkle sarhoş, ister misin sevgilim,
Hiç sonu gelmeyecek bir ömür geçirelim?

...
Sevgilim, buradan uzak,
Uzaklarda yaşamak,
Sevmek ve ölmek için,
Açılıp denizlere,
Bir gün gitsek mi dersin
Sana benzeyen yere.

...
Geçmiş günlerimi hatırlamalıyım,
Dalıp dalıp akarsuya,
Hayaller kurmalıyım,
Güzel geleceğe dair.
...

...
Kadehler daha yavaş içilmelidir;
Çok daha uzun sürmeli öpüşmeler,
Sabahlara dek muhabbet etmeliyiz!

Gün bizi ayıracak birbirimizden.

...
Yalnız aşkta, kumarda, hayalde değil,
Her adımda bir şeyler kaybediyoruz.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

11 Aralık 2017 Pazartesi

Kitap Yorumu: Karmakarışık - Emma Chase

Merhabalar
Size şimdi okurken feminist tarafınızı ayaklandıran bir kitap önereceğim. Şaka şaka. Çok eğlenceli bir romantik komedi kitabından bahsedeceğim. Ama arada 'sen ne diyorsun be!' demeden duramadım. Sizi hem süper sinir eden hem güldüren hem de kendine çeken bir karakterle tanıştırayım: Drew Evans. Kendisi tahmin edebileceğiniz gibi süper yakışıklı, mesleğinde almış başını gitmiş ve aynı zaman inanılmaz çapkın biri. Bu arada ilk kitap onun gözünden anlatılıyor. Kitap bu yüzden çok eğlenceli sanırım. Biz kadınlar gibi olayları direk drama bağlamıyor. Aklı fikri kadınların vücudunda. Umursamaz görünüyor. Hele ilişkiler hakkında bir betimlemeleri var ki... Onları ayrı bir kitapta bile yayımlayabilirler. Kesinlikle okuyup, görmeniz lazım. Burada birini paylaşsam bile hepsi okunmaya değer. Yani anlayacağınız uyuz mu uyuz ama bir yandan insanları eğlendiren bir erkek karakterle baş başayız. 
"...bazen bir erkek doğru kadınla tanışana kadar adam olamaz."
Kadın karakterimiz Katherine Brooks, hem dikkat çekici güzellikte hem de çok zeki. Kendi alanında baya uzman sayılır. Yüksek lisansına kadar her şeyi tamamlamıştır ve artık iş hayatına atılmak üzeredir. Bilin bakalım kimin şirketinde işe giriyor? Bingo! Drew ile artık iş arkadaşı olurlar ama öncesinde de bir ön tanışmaları olur. Drew'in klasik cumartesi bar gecesinde. Ama Kate'i orada elde edemez. Sonrasında iş yerinde görünce küçük çaplı bir kalp krizi geçirir. Çünkü Drew'in bir kuralı vardır: İş yerinde kimseyle cinsel ilişkiye girmek yok! Ta ta taaam. Bol kahkahalı, bol entrikalı ve bol sinir bozucu kurguya hoş geldiniz! 😁
Kitapta cidden gülmekten yerlere yatıran sahneler vardı. Drew'le Kate'in bir işi kapmak için birbirleriyle ezeli rakip olmaları... Drew'in Kate'i elde etmek için bin taklalar attığı çabalar... Yani böyle tam romantik-komedi film havasındaydı. Okumaktan çok olayları seyrediyormuşum gibi hissettim. Yazarın dili, çevirmenin çevirisi süper akıcı. Sayfalar havada uçuştu resmen. Kitabı Drew'in anlatması daha etkileyiciydi bence. Genellikle yazarlar ilk kitabı kadın karakterler gözünden anlatır daha sonra erkek karakter gözünden olayları okurduk ama Emma Chase bu tabuları yıkmış bence iyi de yapmış.
Drew sayesinde erkekler hakkında şaşırtan ya da hiç aklımıza gelmeyen birkaç şeyi de öğreniyoruz. Dediğim gibi ilişki betimlemeleri de çok güzeldi. Mesela ciddi ilişkiler konusundaki düşüncesi: "Neden bir kütüphaneye kitap ya da kumsala kum getirirdiniz ki? Yani, neden süte bedavaya ulaşabiliyorken, gidip ineği satın alasınız ki?" Daha bunun gibi bir sürü kendince betimlemeleri var ve cidden harbiden öyle diyorsunuz. Ama tabii bazen de benim gibi saçlarınız sinirden diklenip, "ne diyorsun be popomun kenarı!" diye atarlanabilirsiniz. Drew çok değişik bir karakter ama içi dışı bir olduğu için kızamıyorsunuz da. 😍
Bu ikili dışında çok renkli yan karakterler de var. Drew'in çocukluk ve aynı zamanda iş arkadaşları olan Steven, Jack, Matthew; Drew'in ağzı iyi laf yapan ablası Alexandra ve onun aşırı sevimli kızı Mackenzie; Kate'in çılgın arkadaşı Delores. Kitap cıvıl cıvıl. Bazen bazı 'yanlış anlaşılma' olayları yüzünden kitaptan soğmadım değil ama neyseki yazar çabuk toparlamış, sakız gibi uzatmamış. Seviliyorsun Emma Chase 💚.
Genel olarak öneririm ama bol bol +18 içeriği olduğunu da belirteyim. Romantik-komedi severlere gözüm kapalı öneririm. Beklentisiz okuyun çünkü bu türün beklenti veren bir kurgusu olmaz pek. 😊

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

8 Aralık 2017 Cuma

Kitap Yorumu: Dönüşüm - Franz Kafka

Merhabalar
Şimdi size öğrenci olan bir kitap kurdunun macerasını anlatacağım. Geçen hafta cüzdanımda inanılmaz bir ağırlık olduğunu fark ettim. Cüzdanımı ters çevirmemle beraber bozuk paralar paldır küldür kucağıma düştü. Bunlarla ne yapsam derken aklımda Türkiye İş Banka Kültür Yayınları'nın uygun fiyattaki kitapları geldi. Ki cidden bazıları yediğim yemekten daha ucuz oluyorlar. Hemen koştur koştur kitapçıya gittim. Franz Kafka canım çekti. 6 TL'ye Dönüşüm kitabını aldım. Nasıl güzel bir mutluluk size anlatamam. Günümüzde 6 TL ile mutlu olmak pek yaygın bir durum değil. Ama söz konusu kitap olunca her daim dünyanın en mutlu insanı ben oluyorum. 😃
Neyse, gelelim Franz Kafka merakıma. Geçen yıllarda Milena'ya Mektuplar kitabını okumuştum ama cidden baya kalitesiz bir yayınevinden okuduğum için pek anlamamıştım. Kitabı yeniden bu sefer başka bir yayınevinden okuyacağım ama öncesinde Dönüşüm'ü okumak istedim. Çünkü konusu çok çekiciydi.
Dönüşüm, bir roman değil öykü. Kitabın baş karakteri Gregor Samsa bir sabah uyandığında kendini böceğe dönüşmüş olarak bulur. Her hareketi, sesi kendi gibi olsa da böcek görünümündedir. Ailesinin ilk tepkisi elbette korkmak oldu. Ama yazarın ne anlatmak istediğini kitabı okudukça idrak ettim. 70 sayfalık bir öykü olmasına rağmen hem baya doyurucu hem de düşündüren bir kitaptı.
Gregor böceğe dönüşmüş olabilir ama insanlığından bir ödün vermedi. Buna karşılık ise ailesi onu tamamen böcek olarak kabulleniyor. Yani onlar için bir sabah Gregor ölmüş gibi. 
Franz Kafka, bu öyküsüyle aslında sıradan, küçük bir aile üzerinden hayatı en ince detaylarıyla irdelemiş. Belli kalıpları yıkan bir öykü olmuş. Herkesin kitabı okuyup, aynı şeyleri düşüneceğini sanmıyorum. O yüzden öneri kısmını size bırakıyorum. Merak ediyorsanız alın okuyun derim. Ben sıkılmadan, merakla okudum. Franz Kafka'yı da tanımak istediğim için onu okumaya devam edeceğim. Dönüşüm ile bence güzel bir dönüş yaptım. 😊

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

6 Aralık 2017 Çarşamba

Kitap Yorumu: Karanlık Sanatlar 2 - Gölgelerin Lordu


Merhabalar
Dün gece bu yazıyı yazmamak için zor tuttum kendimi. Cassandra Clare'in  yeni serisi Karanlık Sanatlar'ın ikinci kitabı Gölgelerin Lordu'nu dün gece bitirdim ve karanlığa yuvarlandım. -Övgü kısmı- Yazarı cidden ellerim kanayana kadar alkışlamak istiyorum. Neden onu bu kadar çok sevdiğimi bir kez daha kanıtladı. Clare kesinlikle favori yazarım. Ne yazarsa yazsın ön yargısız okurum. Dünyaya kesinlikle yazar olmak için gelmiş! Hayal dünyasını feci kıskandığım nadir insanlardan biri. Bir gün imza gününe katılmak, onunla delicesine sohbet etmek istiyorum. Bu yazar bir harika dostum. 😍
Kitabı didiklemeden önce bir de çevirmen ve çeviri hakkında yazmak istiyorum. Beril Tüccarbaşıoğlu Uğur'un önünde saygıyla eğiliyorum. Clare gibi kitabını betimlemelere boğan, terimlerle donatan bir yazarın eserini çevirmek cidden ustalık ister. Ki Uğur, Artemis'te okuduğum birçok kitabın da çevirmenidir. Gölgelerin Lordu cidden okunması zor bir kitaptı çünkü yazarın dili ağır ve karakterler çok fazla. Ama çeviri süper akıcıydı. Hiçbir yerde takılmadım. Harikasınız! 😍
Ah, şimdi bayılmadan kitaba geçelim. İlk kitabı okumadıysanız buradan sonrasını okumanızı tavsiye etmem. 👀 Zaten burada ne duruyorsunuz? Geceyarısı Leydisi'ni alın ve okuyun!
Kitap iki kısımdan oluşuyor. Açıkçası ilk kısmını okurken farklı bir yorum oluşmuştu aklımda. "Yani Cassandra canım ciğerimsin ama bu seriyi yazmak için durduk yere bahane aramışsın. Olmasa da olurmuş. Yeni karakterler, eski karakterlerin verdiği tadı vermiyor. Bir de çok kalabalıklar. Amaan neyse, sen yazdıysan tabii okurum," diyordum ki işler sonrasında çok değişti ve kitabın sonunda "Yaaa iyi ki yazmışsın of son kitabı nasıl bekleyeceğiiiiiim!" diye zırlıyordum. Hatta kitabın gidişatını tahmin edip, heyecanım bile kaçmıştı ama ahaha, hayır! Yazar yine ters köşeye yatırdı. Pes!😎

Aşkın kapıyı ne zaman çalacağı belli olmazdı. Ve çaldığında da, onu içeri almamak budalalıktı.

Önceki kitapta dost zannettikleri Malcolm Fade, aslında yıllardır biricik aşkı Annabel Blackthorn'ı diriltmek için büyü malzemelerini topladığını ve bir Blackthorn'ın kanına ihtiyacı olduğunu ve Los Angeles Enstitüsü'nün başında Blackthorn'ların amcası Arthur olmasına rağmen kafayı sıyırdığı için tüm işleri Julian'ın yaptığını da öğrenmiştik. Ve aralarına son anda yeni bir karakter de katılmıştı. Kayıp ve son Herondale dedikleri Kit. Gölgelerin Lordu'nda da aynen kaldığımız yerden devam ediyoruz. Başlarda Jace ve Clary'i de gözüktü. Sonrasında bu ikili ortadan kayboldu ve son kitapta bir bomba patlatarak geleceklerini tahmin ediyorum. Kit, tam bir uyuz Herondale! Başlarda çocuğa çok uyuz oldum. "Yok, ben Gölge Avcısı değilim. Sizden biri asla olmam. Herondale'lar da kimmiş," havasında gezerken bir baktım ikizlerle, Livvy ve Ty, grup olmuş gizli saklı işler çeviriyorlar. Kitapta en çok onların sahnelerini sevdim sanırım. Ergen yaşta olmalarına rağmen hem çok zekiler hem de çok cesurlardı. Bu üçlüden ayrı bir güzel hikaye çıkar. 👊

"Sen hayatta tek bir şeyi takıntı haline getirip ona ulaşamamanın ne demek olduğunu biliyor musun?"

Emma'yı ve Julian'ı tokatlamak istiyorum. Nedense bu ikisini öyle çok sevmiyorum. Böyle her işin başında onlar var. En güçlü ve yenilmez parabatai olarak görülüyorlar. Bir de birbirlerine aşık oldukları için saçma salak davranabiliyorlar. Tamam, parabatai oldukları için aşkları yasak ve böyle bir şey olmamalı. Ama Emma akıllısı, Julian'ı kendinden uzaklaştırmak için Julian'ın kardeşi Mark'la sevgiliymiş gibi oyun oynamalarına ne demeli? Her şeyin içine iyice etti diyebilirim. Sonrasında toparlanıyor olay ama cidden çok gereksiz bir davranıştı. Mark'ı da zor durumda bıraktı. 😔 Mark da garibim resmen tuhaf bir aşk üçgeninde kaldı. Bir yandan Latin güzelimiz Christina'ya yakınlaşmaya çalışırken Vahşi Av'daki 'eski' sevgilisi Kieran olayların içine atlar. Yani anlayacağınız yazar hem karakterleri hem de olayları bir güzel harmanlamış.

"Bütün rüyalar uyandığınızda sona erer."

Okurken beyninizin yanmaması imkansız! Ben kitaba bir gün ara bile vermiştim. Blackthorn'lar çok kalabalık. Bunun üzerine başka karakterler de ekleniyor. Christina'nın eski-yeni sevgilisi Diego, Yüzbaşı ordusu dedikleri, Soğuk Barış yanlısı ve Aşağı Dünyalıları aşağılayan bir grup, Vahşi Av'ın lordu ve Diana'ya abayı yakan Gwyn, kafa göz dalmak isteyeceğiniz Yüzbaşılardan Zara... Daha saymamı ister misiniz? 😄 Bir de Diego'nun kardeşi Jamie ile Julian'ın küçük kız kardeşi, içine kapanık görünen ama fena zeki olan Dru'nun olayları var. Sonunda Diana'nın da sırrını öğreniyoruz. Böyle yazar kitapta o kadar çok olay anlatmış ki birkaçının ucu açık kaldı. Eminin son kitapta hepisinin sonucu göreceğiz ama okurken cidden beyniniz alev alabilir. Sakin kafayla okumanızı tavsiye ederim. 😏

"...Oysa rüzgar eken fırtına biçer."

Seelie ve Unseelie peri olaylarını de es geçmeyeyim. Cassandra'nın dünyasında perilerin sevilmeyen kişiler olduğunu bilirsiniz. Bu kitapta baya deli ediyorlar insanı. Özellikle Unseelie Kral'ını bir kaşık suda boğmak istedim. Ve size şu kadarını söyleyeyim; son kitapta ortalık öyle bir karışacak ki kim hangi tarafta, kim düşman kim dost anlayamayabiliriz. Kitabın sonundaki olay zaten bütün her şeyi komple değiştirdi. Geri dönüşü imkansız ve intikam üstüne intikam alınacağına adım kadar eminim. Hodri meydan!
Son olarak, kitapta bol bol Magnus'u, Alec'i ve çocuklarını göreceksiniz. Magnus zaten favorilerimden. Onu okumak bir ayrıcalıktır. Ve olaylar bir ara Londra Enstitüsü'nde geçiyor. Size bir şeyleri hatırlattı mı? Will-Tess-Jem? Tabii onları görmüyoruz ama hatıralarına rastlayabilirsiniz. Hatta o enstitüde daha önce yaşayan ve tanıdığınız bir karakterin hayaleti bizimkilere musallat bile olabilir. Bu heyecanı kaçırmak istemezsiniz. 😂
Eh, ne diyebilirim? Cassandra Clare beni hayal kırıklığına uğratmadı. Kitabı okurken yorulsam da bu kadının hayal dünyasına kapılmayı, kendimi oradaymışım gibi hissetmeyi, o dünyaya hapsolma isteğimi, karakterlerini analiz etmeyi, inanılmaz maceralarını okumayı delicesine seviyorum. Bence herkes Cassandra Clare okumalı. Sıkıcı, boğucu gerçek hayatımızdan bizi nasıl uzaklaştıracağını çok iyi biliyor. Elimde olsa cidden tüm gün onun hayal dünyasında takılmayı tercih ederdim. Okuyun, okutun canlar!
Bir sonraki maceralarda görüşmek üzere. Yakında zamanda Cassandra Clare hakkında başka bir yazı daha gelecek. 💛
Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

2 Aralık 2017 Cumartesi

Dergi Önerisi: KAFKAOKUR (Aylık Edebiyat Dergisi)

Merhabalar
Ben yine dergi yaşantıma geri döndüm. Ama bu sefer magazin dergileri değil de edebiyat dergilerine merak sardım. Lise yıllarında Twilight başta olmak üzere birçok sevdiğim ünlünün sırf posterleri ve röportajları için deli gibi aylık dergiler alırdım. Çoğu zaman derginin tamamını okumazdım bile. Hala bir kısmı kitaplığımda duruyor. Baya para yatırmışlığım vardır bu dergilere.
Şimdi ise uzun zamandır gözümün önünde olup ama nedense almaya çekindiğim edebiyat dergilerini sırasıyla alıp incelemeye başladım. Ve baya hoşuma gitmeye başladılar. İçerikleri dopdolu oluyor ve aynı zamanda çok güzel hediyeler de veriyorlar. 
İlk başta KAFA dergisini aldım. Kasım sayısında kapağında Atatürk'ün fotoğrafı vardı ve içerik olarak baya ilgimi çekti. Aslında dergiyi hala okuyorum. 😃 Edebiyat dergileri bir günde okuyup bitireyim cinsinden değiller. Sindire sindire okuyorum. Tek canımı sıkan tarafı KAFA dergisinde reklamların yer alması. Yeni çıkan kitapların tanıtım reklamlarına lafım yok ama neden çikolatanın reklamını yapıyorsunuz ki? Gece gece tatlı krizim de tutuyor. 👀
Neyse, gel gelelim KAFKAOKUR dergisine. Aslında bu dergiyi bayadır biliyorum ama nedense hiç almadım. Sonra başımdan bir olay geçti ve dergiyi aldım, okudum, bayıldım! İlk önce olaydan bahsedeyim. Sonra dergi hakkında detaylı bilgi vereceğim.
Geçen hafta Ankara'dan İstanbul'a dönerken havaşta biriyle tanıştım. Çocuk resmen Murat Ceylan'ın bir küçük modeliydi. Yakışıklılık akıyor. Neyseki içi de boş değilmiş. Şansa bakın ki ilk defa konuştuğum bir erkek edebiyatla çok ilgiliydi. Türk edebiyatı, dünya klasikleri, felsefe, tarih, din derken çocuk uçağı bile kaçıracaktı. O konuşurken 'resmen erkek versiyonum' dedim. O derece bilgisi ve merakı vardı. Onun uçağı benimkinden önceydi. 'Ben gittikten sonra ne yapacaksın?' diye sorunca çantamdaki KAFA dergisini gösterdim. Çocuk da çantasını bir açtı 4 tane KAFKAOKUR! Üstüne atlamamak için kendimi zor tuttum çünkü KAFKAOKUR'un 4.sayısı Frida Kahlo temalı ve bu dergi şuan tükenmiş gözüküyor! Derginin içeriklerinden falan bahsetti. Ben o an Frida sayısıyla aşk yaşıyordum. "Bu dergiyi öneririm baya kaliteli," deyince eve geldikten bir gün sonra kardeşime kasım sayısını aldırttım.
Cidden dergiden kalite akıyor. Sayfa basımlarına, çizimlere, yazarların yazılarına her şeyine ama her şeyine abartısız aşık oldum! Bu arada dergi bana sponsor olup 'bizim bir reklamımızı yapar mısın' demedi, yanlış anlaşılma olmasın. Ben çok sevdim, cidden katkısını gördüğüm için edebiyat severelere de önermek istedim. Böyle dergiyle aşk yaşıyoruz. Yazılardaki bayıldığım yerleri elbette işaretliyorum. Dergiyi okurken nirvanaya çıkmış gibi hissediyorum. Her yerimden edebiyat fışkırıyor sanki. 😍
Dergiden kısaca bahsedeyim. Aslında öncesinde blog'unda Franz Kafka hakkında yazılar yazan Gökhan Demir, 2014 yılında dergi olarak bunları yayınlamaya karar veriyor. Başta iki ayda bir çıkan dergi, 2017 Eylül itibari ile aylık dergi oldu. Amatör yazar ve çizerlere de yer veriyorlar. Giderek daha da kaliteli bir hale gelmişler. Her sayılarında farklı bir yazarı ya da şairi mercek altına alıyorlar. Kasım ayında Özdemir Asaf'ı tanıtıp, incelemişler. Mest olarak okudum. Bu aralar zaten şairlere karşı ayrı bir ilgim var. O yüzden dergi gözümde şuan altın değerinde. 😊 Aralık sayısını da hemen kaptım ama resmen okumaya kıyamıyorum. Özellikle Aralık sayısını şiddetle öneririm! Çünkü benim favori filmimden iki karakterin ayraçları hediye: Mathilda ve Leon! Ayrıca takvim de hediye ediyorlar. Ben Franz Kafka temalı olanından aldım. 
Ve sanırım kendime yılbaşı hediyesi ne alacağımı buldum. 😃 https://www.kafkadukkan.com sitesinden ilk sayılarını, gözüme çarpan ayraç ve defterlerden birkaçını alacağım. Harcayacağınız paraya kesinlikle değer! Özellikle de Kafka gibi (benim gibi) '...ben edebiyattan ibaretim' diyorsanız dergiye bir şans tanımanızı öneririm. 💚

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

25 Kasım 2017 Cumartesi

Kitap Yorumu: Bronz Atlı - Paullina Simons

Merhabalar
Şimdi size yorumunu yazarken aşırı zorlandığım bir kitaptan bahsedeceğim: Bronz Atlı. Yorum konusunda beni çok zorladı çünkü hem kalın bir kitap hem de kendi içinde de iki kısımdan oluştuğu için spoilersiz bir şeyler yazmak imkansızdı. Bir şeyler yazdım umarım kitabın hakkını vermişimdir. 👀
Bronz Atlı buram buram tarihi aşk kokan bir kitap. Sayfa sayısı -823- sizi hiç korkutmasın çünkü çok akıcı. Bunun sebebi elbette yazarın dili ve çevirmenin (Leyla İSMİER ÖZCENGİZ) çevirisi kesinlikle. Savaş terimleri, uzun betimlemeler o kadar güzel çevrilmiş ki kitap cidden su gibi akıp gidiyor. 👌
Gelelim hem karakterlere hem kurguya... Olaylar Rusya'da geçiyor. Yıl 1941 ve tam savaşın patlak verdiği zaman. Baş karakterimiz Tatyana, henüz on yedisinde çok güzel, sempatik, saftirik ama aynı zamanda çok cesur bir kız. Kalabalık ailesiyle (anne-baba, ablası Daşa, ikiz erkek kardeşi Paşa, büyük anne-baba) beraber kutu gibi bir evde yaşamaktadır. Bir gün savaş haberi radyodan duyulunca babası, Tatya'yı erzak almaya yollar. Pek yiyecek bir şeyler bulamayan Tatya en sevdiği dondurmadan almaya karar verir. Bir yandan dondurmasını yiyip bir yandan bankta otobüsünü beklerken birinin onu izlediğini fark eder. Uzun boylu, yapılı, pek Rus erkeklerine benzemeyen ama çok yakışıklı üniformalı bir genç adam karşı yoldan Tatyana'yı izlemektedir. Sonrasında genç adam yanına gelip kendini tanıtır. Alexander Belov, 22, Kızıl Orduda subaydır. 😍
Gel zaman git zaman bu ikili Tatya'nın iş çıkışlarında buluşup eve yürüyerek giderken sohbet etmeye başlarlar. Savaş iyice yüzünü göstermeye başlamıştır. Orduya alınmaması için Paşa başka bir yere yollanmıştır. Bu sırada Alexander'ın emrinde olan ama aynı zamanda yakın arkadaşı olan Dimitri de kıza vurulmuştur. Açlık, kıtlık sorunları derken bir gün şaşırtıcı bir şey olur. Bu üçlü beraber Tatya'nın evine erzak taşımaya giderler. Kapıdan içeri adım attıkları an Daşa, Alexander'ın boynuna atlar. Ta ta taaam! Çıkmaza hoşgeldiniz. 😒

"Aşk, sevdiğin kişi tarafından sevilmektir."

Yani bundan sonrasını anlatmayayım gidin, okuyun kafayı yiyin demek isterdim. Ama yo, daha durun. Kurguyla ilgili daha fazla bir şey söyleyemem çünkü kitabın ikinci kısmı spoiler kaynıyor. Şunu söyleyebilirim; yazar savaş olayını öyle gerçekçi anlatmış ki... Adeta o sahneleri yaşadım. Sanki Rusya'dayım ve savaşın içindeyim. O açlık sorunları, karneyle yemek sırasına girişleri, kışın getirdiği buz gibi havayı, imkansızlıkları, zorlukları... Müthiş ötesi anlatmış. Yok böyle bir şey. Savaşın masumlar üzerindeki etkisini sayfalarca okumak tüylerimi diken diken etti. Çaresizliği iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Kesinlikle tam bir tarihi aşk romanıydı! 👍
Şimdi gelelim karakterlere... İki baş karakter de süper dengesizdi. Yani Tatya'yı çok sevdim. Böyle kıpır kıpır ama aynı zamanda çok saf bir kız. Ailesi onu zayıf halka olarak görse de en güçlüleri oydu. Ki zaten kitabın ikinci yarısında da Tatya'nın farkını anlayacaksınız. Mücadele etmeyi, sevdikleri için kendini paralamayı çok seviyor. Şey böyle, kölelik ruhu var kızda resmen. Herkes her işini ona yaptırıyor ve onun gıkı çıkmıyor. Bu durumlara sinir olsam da Tatya baya halinden memnundu. Ona dengesiz dememin sebebi de şuydu; Alexander'a deli gibi aşık ama ablasının da ona aşık olduğunu bildiği için uzak durmaya çalışıyor. Sonra yapamıyor, kendini salıyor. Sonra vicdandan geri çekiliyor. Öyle böyle derken kitabın sonuna kadar böyleydi. Hep aklında Daşa vardı. Bırak ya, ablası süper uyuzun tekiydi! 😔

"Benim senden öte bir dünyam yok," dedi Tatyana kırgın bir sesle. "Ne oyun oynamayı bilirim ne de numara yapmayı. Yalan söyleyemem, içim dışım birdir."

Alexander yakışıklısına gelirsek... Ya dehşet-ü-l vahşet bir çekiciliği var adamın. Tatya'ya olan ilgisini okurken erimek mümkün. Ama Daşa'yı bırakmaması çok uyuzuma gitti. Sen ne iş? Böyle bazı yerlerde çok pasif geldi. Sonra baktım ooo erkek olmuş, tavır koymalar falan. Tamam, dedim oluyor bu iş. Ama o kadar dengesiz davranıyor ki... Dimitri salağı Tatya'nın ağzının içine girecek hiç tepki vermiyor. Neymiş, Daşa öğrenmesin. Dimitri de bilmesin yoksa Tatya'ya daha çok bağlanır. Bazen cidden kafayı yedirtecekti. Kitabın ikinci kısmından bahsetmeyeceğim ama Alexander'ı o zaman göreceksiniz... Neden gerçek değilsin sen! diye isyan edebilirsiniz. 😃 
Dimitri isminden soğutan bu karakteri bir kaşık suda boğmak isteyebilirsiniz. Alexander'ı sürekli kıskanan, ne yapsa taklit eden, Tatya'yı da sırf Alexander kapmasın diye gözüne kestiren pisliğin tekiydi. Alexander'ı son ana kadar fena süründürüyor çünkü onun büyük ve etkileyici bir sırrını biliyor. Bunu sürekli koz olarak kullanıyor. Ay popişimin kenarı. Ölse de kurtulsak diye söylendim ama mübarek dokuz canlı. 😒
Kitabın sonu ayrı bir işkenceydi. Fuarda ilk kitabı alırken 'bence ikincisini de alın' diyen kadını dinlemeyen bendeniz, sürünüyor şuan. Alexander'ı, Hulk'ın Loki'yi yerden yere vurduğu gibi vurasım geliyor. Ya fedakarlık yapmasan ne olur? Gerçek aşkı bulmuşsun dibine kadar yaşasana! Şimdi ikinci kitabı okuyana kadar yerimde duramayacağım. O yüzden en kısa zamanda kitabı alacağım. Bronz Atlı'yı okumaya karar verdiyseniz ikisini birlikte alın. 3.kitabı da çok bekletmezler diye umuyorum. 😪

"Avucunu aç, içine benim için bir öpücük kondur ve sonra elini kalbine bastır."

Bronz Atlı, dolu dolu aşkı ve savaşı anlatan, Tatyana ile Alexander'ı unutulmaz kılan, fedakarlıklarla dolu ve heyecanı hiç bitmeyen bir roman. Okurken gerçek hayattan kopacaksınız, karakterleri benimseyip sanki aralarında yaşıyormuşsunuz gibi hissedeceksiniz. 💚

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

18 Kasım 2017 Cumartesi

Dizi Önerisi: Stranger Things

Merhabalar
Hazır kış kapımıza dayanmışken, yorgan altında izlemelik bir dizi önerisi yapmaya geldim. Eminim Stranger Things'i duymayan kalmamıştır. Hem çok reklamı yapıldı hem de baya izleyici kitlesi var. Eh, haksız değiller. Hele de ben öneriyorsam kesinlikle izlemelisiniz demektir. Çünkü Jane bir oturuşta bir diziyi löp diye bitirmez. Lütfen yorumumu dikkate alınız. 😃
Şaka bir yana cidden diziye b-a-y-ı-l-d-ı-m! Her şeyden bahsedeceğim. Çünkü bu zamanda kaliteli yeni dizi bulmak zordur. Özellikle Netflix beni şaşırtmaya devam ediyor. Sanırım bu Netflix'ten izlediğim dördüncü dizi ve gram hayal kırıklığı yaşamadım. Hatta eski günlerime geri döndürdü. Bir diziye başlayınca bitirene kadar başka bir işle uğraşmazdım. Stranger Things'te de öyle oldu. Diziyi sanırım 3 günde bitirdim. Fena bir şey! Okul, yurt ve sosyal hayatım yerlerdeyken resmen kurtarıcım oldu. Bitince cidden ağlayacaktım. Yapayalnız bıraktı beni. 😢

Neyse, şimdi gelelim konusuna. Başta bana sıradan bir şeymiş gibi gelmişti: Sevimli ve sıradan masum bir çocuğun ortadan kaybolmasıyla birden işler değişir. Çünkü çok gizemli bir şekilde ortadan kaybolur. Diğer üç arkadaşı ve annesi ile ağabeyi Will'i aramaya başlarlar ama ortada hiç ipucu yoktur. Will'i aradıkları sırada yine gizemli bir şekilde ortaya bir kız çıkar. Will'in arkadaşları Mike, Dustin ve Lucas bu kızı ilk önce herkesten saklarlar. Daha doğrusu Mike, bu kızı saklamakta ısrar eder. Nereden geldiğini, kim olduğunu, ailesinin nerede olduğunu öğrenmeye çalışır ama kızdan bir tepki alamaz. Çünkü kız, Eleven, aslında çok fazla deneye mahrum kalmış ve özel yeteneklere sahip biridir. İlerleyen zamanda Eleven'ı daha fazla tanıyan bu çocuklar dünyada 'olağan' şeyler olduğunu keşfetmeye başlarlar ve Will'in kaçırılmasına da bununla bağlantılıdır. 80'li yıllarda geçen dizi gizem, gerilim ve fantastik türlerini bir araya getirerek ortaya enfes bir kurgu çıkarmış.
Konuyu çok mu karışık anlattım, bilemedim. Ama genel hatlarıyla kurgu bu. Daha ilerisini anlatmıyorum yoksa bir heyecanı kalmaz.

Dizideki karakterler muazzam! Yani hem karakterler hem de karakterleri canlandıran çocuk oyuncaklar efsaneydi. Hatta genel olarak ekip çok iyiydi. Her birinin oyunculuğunu hayranlıkla izledim. Mike, Dustin, Eleven, Will ve Lucas, çocuk oyuncu olmalarına rağmen dizinin direği olmuşlar resmen. Bu kadar mı güzel oynanır ya! Bayıldım cidden. Çoğu kişi gibi Dustin'e ayrı hayran kaldım. Çocuk inanılmaz komik. 😄

Çocuk karakterler dışında diğer karakterlere de bayıldım. Will'in annesi Joyce, cidden tam bir anne gibiydi. Kadının duygularını iliklerime kadar hissettim resmen. Oğluna ulaşabilmek için elinden gelen her şeyi yapan bir karakterdi. Joyce'a her zaman destek olan kasabının polis şefi Jim Hopper'a ayrı bir hayran kaldım. Adamın kendinden emin oluşu, cool tavırları, yani sigara içişi bile 'yav yıkılıyor ortalık' dememe sebep oldu. Ve kesinlikle 2.sezonda daha da sevdim. Of, burada anlatamıyorum ama kesinlikle izleyin. 2.sezonun ana karakterlerinden biriydi Hopper. Will'in ağabeyi Jonathan'a kalpler atıyorum buradan. İçine kapanık, pısırık gibi dursa da bu karaktere vuruldum! Böyle cidden 80'lerden fırlamış gibiydi. Mike'ın ablası Nancy'i bir kaşık suda boğmak isteyen bir ben değildim herhalde? Hele Nancy'nin erkek arkadaşı Steve'e ne demeli? İlk sezonda bu iki karakteri cidden dövesim geldi. Ama 2.sezonda tüm düşüncelerim değişti. Özellikle Steve kendini sevdirdi. Kereta ya! (Hele o saçları...)

Ah bu arada dizinin şuan 2 sezonu mevcut. Hatta 2.sezonu çıkalı daha bir ay bile olmadı. İlk sezon 8, ikinci sezon 9 bölüm olmak üzere toplam 17 bölüm yayımlandı. İlk sezon, tanıtım sezonu olmasına rağmen baya akıcıydı. Yani ben bir bölüm bitince aralık vermeden diğerine geçiyordum. Bunu yaptıran çok az dizi vardır. Ve inanın bana 2.sezon çok daha fenaydı. Yani konu olarak çok gelişme yoktu ama çok daha derin bir konu işlemişler. Onu çok sevdim. Karakterler artık tam oturmuş, dizinin gidişatı belli olmuş. Birkaç yeni karakter de gelmiş ama bazıları hiç gelmese de olurmuş. Hatta 2.sezonda hangi bölüm tam hatırlamıyorum (7.olabilir) çok gereksizdi. Yani izledim sonra dedim ki ne alakaydı? Onun dışında enfes iki sezon sizi bekliyor.
Dizinin müziklerine de aşık oldum. Olaylar 80'lerde geçtiği için efsanevi şarkılar kullanılmış. Diziyi daha da yüceltti gözümde. 
Ay daha fazla beni yormayın. Direk başlayın. Gerilim var dedim ama süper korkunç değil. Bence gayet izlenebilir. Fringe ve X-Men havası bile verebilir size. Stranger Things'i izleyin ve yapılan esprilerden geri kalmayın derim. 😘

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

13 Kasım 2017 Pazartesi

Kitap Yorumu: Edip Cansever - Yerçekimli Karanfil

Merhabalar
Kasım ayı şiir kitabımı İstanbul Kitap Fuarı'nda seçtim. Ama sanırım aceleye getirdim bu işi çünkü sadece şairin adına göre aldım. Keşke içeriğine de baksaydım. 😢 Oysaki Edip Cansever benim ruhuma işler diyordum. 
Aslında baya hevesle okudum. Sevdiğim birkaç şiiri oldu ama genel olarak bana hitap etmiyordu. Keşke başka bir kitabını alsaydım. Bazen bir şairin ilk kitabını okuyacağınız zaman yaptığınız seçimler çok önemli oluyor çünkü ilk kez bir şairi, kitabı vesilesi ile tanımış oluyorsunuz. O yüzden keşke biraz araştırıp da alsaydım dedim. Hem kitap inceydi, hemen bitti hem de istediğim tatmini alamadım. Ama olsun. Kitabın kapağı bile çok çekiciydi. Ki arka kapak yazısına vurulmuştum. O yüzden sevdiğim birkaç şiiri buraya bırakıyorum ve Aralık ayı için daha kapsamlı bir şiir kitabı arayışına giriyorum. 😃 Elbette önerilere açığım!

Biliyor musun? az az yaşıyorsun içimde
Oysaki seninle güzel olmak var
...
Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu? bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele..

Aşk iyidir bak
Duyumunu arttırır insanın
...
Hey gidi duyumuna yandığımın dünyası
Alıp vereceğin olacak ille
Aşk maşk buz gibi yaşayacaksın.

...
Diyorum, bir şeye karşı komaktır günümüzde aşk;
Birleyip salıverelim iki tek gölgeyi..

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

12 Kasım 2017 Pazar

36. İstanbul Kitap Fuarı - TÜYAP

Merhabalar

Size tam bir hafta gecikmeli olarak İstanbul Kitap Fuarı maceramı anlatacağım. Geçen hafta bugün, yani fuarın 2.günü koştur koştur kitapların arasına daldım. Instagram'dan gideceğimi bildirmiştim ve birçok kişi görüşmek istediğini de yazmıştı ama hiç öyle bir fırsatımız olmadı ne yazık ki. İstanbul'da çok kısa bir süreliğine kaldığım için fuarda da çok oyalanamadım. Ki zaten dediğim saatten tam üç saat sonra fuara gelebildim. Düşünün bendeki tembelliği... 😃 Neyse, keyifli maceramı anlatayım.
Fuara adım atar atmaz Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'na uğradım çünkü çok yakın arkadaşlarımdan biri orada çalışıyordu. Başı çok kalabalık olmasına rağmen kitap kurdu arkadaşımla ayaküstü sohbet ettik ve bir tane klasik almaya karar verdim. Gurur ve Önyargı'yı sonunda aldım! Başka bir yayıncıdan almayı planlıyordum ama sonra vazgeçtim ve en iyisi klasikleri Türkiye İş Bankası'ndan okumaya devam edeyim dedim. Bir Uğultulu Tepeler faciası da yaşamak istemiyorum.
Efenim, sonra Yabancı Yayınları'na uğradım. Sırf Merve Özcan'ı ve Thpensieve'yi görmek için. İkisiyle de yüz yüze tanışabildim sonunda. İkisi de birbirinden sempatik ve sıcakkanlı insanlardı. Çok yoğun oldukları için ayaküstü sohbet ettim onlarla da. Ama o bile yetti. Oradan kitap almadım çünkü listemde Yabancı'ya ait bir kitap yoktu. Sonrasında Pegasus'a gittim. Esra Nazenin'i orada görünce baya şaşırdım çünkü çalışacağını bilmiyordum. Onunla da yüz yüze tanışmış oldum. O zaten her daim sempatik bir blogger. Pegasus'tan Bronz Atlı'yı aldım. Bu fuarda kayda değer indirimleri vardı cidden. İnternetteki fiyatlarıyla hemen hemen aynıydı.
Uzun aramalarımdan sonra Artemis Yayınları'nı bulabildim. Bu sefer fuar nedense çok karışık geldi. 😃 Olsundu, İpek Ongun imzalı Bir Genç Kızın Gizli Defteri'nin 100.baskını ve tabii ki Cassandra Clare'in yeni kitabı Gölgelerin Lordu'nu aldım. Artemis beni hep mutlu eden indirimler yapıyor. Canımsınız.
Sonrasında YKY'dan Kasım ayı için şiir kitabı aldım. Edip Cansever'in Yerçekimli Karanfil'ini aldım okudum bile. Yorumu gelecek. Bir de Can Yayınları'ndan George Owell'ın 1984 kitabını aldım. Bu yıllardır aklımdaydı ama nedense geçen gün sınıfta bir çocuk bu kitabı öyle ballandıra ballandıra anlattı ki fuarda alacağım dedim ve aldım.
Son olarak Arkadya Yayınları'na uğradım. Çünkü orada benim canım stajyer amirim Yasemin hanım vardı. Onu görmeden gidemezdim. Kısa ama çok keyifli bir sohbet ettik. Yasemin hanımı gördükçe bana ilhamlar geliyor çünkü resmen hayal ettiğim hayatı yaşıyor. Tüh tüh nazar değmesin. 😃 "Bana hangi kitabı önerirsiniz?" diye sordum ve direk "Kelebek ile Keman" kitabını hediye etti. Acayip merak ediyorum çünkü Arkadya'nın tarzı bana baya baya uyuyor. Dram, aşk, tarih...
Bunların dışında... Valla ilk defa jet hızıyla alışveriş yaptım. İnsanın alacakları belli olunca baya hızlı geçiyor fuar. Bir de artık insanlar fuara sadece gezip, blogger'larla tanışmak için geliyor bence. Çünkü internette fiyatlar çok daha uygun. Özellikle Pegasus'un. Çok nadir alıyorum ama alınca tam alıyorum. O yüzden bu seneki fuar hem bütçeli hem çok keyifli hem de sakindi. Resmen üç yıl sonra fuara gidebildim. Sözde İstanbul'da yaşıyorum ama okul için sürekli evden uzak olduğum için bu sene anca gidebildim.
Eğer Ankara'da olursam Ankara Kitap Fuarı'na da katılacağım. İzmir Kitap Fuarı'na da katılmak istiyorum nedense orası daha eğlenceli gibi. Ve Sevinç ablayı görmek istiyorum deli gibi. 😃 Bakalım, ben böyle diyorum ya illa bir aksilik çıkar.

İlerleyen günlerde kitaplarımı sakin sakin okuyup, enfes yorumlar gireceğim. Hazırlıklı olun!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

11 Kasım 2017 Cumartesi

Kitap Yorumu: Sempre - J.M. Darhower

Merhabalar
Merak etmeyin, yaşıyorum. 😃 Ama hayatım komple değiştiği için bazı şeylere ayak uydurmaya çalışıyorum. O yüzden Sempre tam 3 hafta elimde süründü. Kitabı bitirdikten sonra da yorumunu yazmam 2 haftamı aldı. En sonunda blog'a girebildim. Şuan Ankara'dayım ve sevdiğim cafe'ye gelip, blog yazıları yazmaya karar verdim. 
Aslında Sempre'ye ilk başladığımda kitabı çok sevmiştim. Hatta ilk 100 sayfasını otobüs yolculuğum sırasında okudum. Baya baya akıcıydı. Metroda her fırsatta kitabı okudum ama öyle yanlış zamanda okudum ki... Kitaba tam odaklanamadım. Ve kitapta da sorun vardı bence. Şöyle açıklayayım:
Kitabın başlangıcı çok güzeldi. İnsan dışı bir şekilde yetiştirilen Haven adında bir kız karakterle tanışıyoruz. Kendini bildi bileli köle gibi yaşamış, dış dünyadan habersiz biri. Bir gün aniden biri ona kaçma fırsatı verir. Daha ne olduğunu anlamadan Haven, Dr. Vincent DeMarco tarafından koruma altına alınır. Vincent, İtalyan ve aynı zamanda mafya işleriyle uğraşan bir adamdır. Eşi yıllar önce öldürülmüştür. İki oğluyla beraber yaşamaktadır. Asıl kimliği doktor olarak görülse de çoğu zaman 'kirli' işler yapmaktadır. 
Haven yepyeni hayatına alışırken elbette ister istemez ürkek davranır. Doktor'un oğullarından biri olan Carmine başlarda süper uyuz davrandı. Ama Haven'ı dış dünyaya açan da oydu. Carmine'nın da ciddi sorunları var. Ve bir şekilde beraber üstesinden geliyorlar. Bu kadar basit anlattığıma bakmayın. Aslında baya uzun bir yol katediyorlar. Carmine cidden baş belası biriydi Haven'la iletişim kurdukça kendi hayatı da düzeliyor. Haven zaten o kadar zorluklar çekmiş biri ki, düzelip normal hayata ayak uydurmasına şaşırdım. Hatta bir ara bence çok hızlı ayak uydurdu. Oralar pek inandırıcı gelmedi. 
Haven ve Carmine dışında mafya olayları oluyor. Aslında Carmine'nin annesinin neden öldüğünü öğreniyoruz. Bazı şeyler baya bağlantılı çıkıyor. Açıkçası okurken pek dikkatimi veremedim. Kitabın yarısından sonra ben koptum. 😒 Neden bilmiyorum. Karakterleri de öyle aşırı sevmedim. Hatta Carmine'nin sürekli belden aşağı vurucu laflar etmesine sinir oldum. Sen daha 18'lik bebesin ne bu tavırlar? Baya abartı bir karakter geldi. Ay ya da ben yaşlanıyorum! 

Kitabı pek sevemedim yani. Bitince 'hmm, tamam' deyip kenara koydum. İkinci kitabı için deli gibi beklemem sanırım. Öyle merak edici bir şekilde bitmedi.
Eğer sadece ilk 100 sayfasını okuduktan sonra yorum girseydim kesin okuyun derdim ama kitabın sonrası bence biraz klişeydi. Orijinal bir konusu var ama ne karakterler ne de gelişen olaylar bende bir etki yarattı. Üzgünüm, J.M. Darhower, Sempre bana göre değildi. 😞
Yazarın başka bir serisi daha var. Gözlerindeki Canavar diye ve o seri için daha çok olumlu yorumlar okudum. Bir de o seriye göz atacağım. Yine de Sempre'yi merak edenler varsa okusun derim. Belki ben odaklanma sorunu yaşadım o yüzden kitaba ısınamadım. Farklı yorumlarınızı beklerim!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

8 Ekim 2017 Pazar

Kitap Yorumu: Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu - Stefan Zweig

Merhabalar
Canlar, artık blog'da klasik kitap yorumları ve önerilerini görmeniz mümkün olacak. Bu işi baya ciddiye almaya başladım. Çünkü artık farklı dünyalara giriş yapmak ve oralarda neler kaçırdığımı görmek istiyorum. Kısacası bilinçlenmek istiyorum. 😃
Modern Klasikler Dizisi'nden ilk önce Alman edebiyatını seçtim ve şu sıralar her yerde adını duyduğum Stefan Zweig'ın Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabını okudum. Zaten sizi çok zorlayan bir kitap değil. 62 sayfa ve çevirisi su gibi. Yazarın dili de gayet anlaşılır ve sıkmayan bir kurguya sahip. 
Bu kitabı seçmemin bir sebebi de konusuydu. Arka kapağındaki tanıtım yazısı ilgimi çekti ve 'bunu kesinlikle okumalıyım' dedim. Romantiğim diye ortalarda geziyordum ama bu kitaptan sonra ben hiçmişim dedim. 👀
Efendim, kitabın konusundan bahsetmem gerekirse; kitabın ismi gibi bilinmeyen bir kadının mektubunu okuyoruz. Bu kadın, küçükken karşılarına taşınan bir yazarı görmesiyle aşık olur ve ömrü hayatı boyunca da sevgisi giderek artar. Ama öyle böyle değil. Platonik aşk deseniz kesinlikle değil. Hastalıklı bir şey. Bir insan karşısındaki tam olarak tanımadan sadece kendi gözlemleriyle ve bir kere konuşmasıyla ona bu kadar tutulup, fedakarlıklar yapabilir mi? Stefan Zweig size bunu sorgulatıyor işte. Biraz psikolojik olarak etkiliyor. Yani yazar inanılmaz analizler yapabiliyor. Bir kadının gözünden aşık olduğu adamı okuyoruz.

"Sana, beni asla tanımamış olan sana,"

Kadın karakter cidden enteresan. Deli gibi seviyor, adamın fark etmediğini bile bile fedakarlıklar yapıyor, üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin sevgisi bir gram bile azalmıyor ama sonra bunu adamın fark etmesini diliyor. Kadının mektubunu okurken fazlasıyla acıma duygusunu hissettim. O kadar umutsuz bir vaka ki... Stefan Zweig'in böyle bir kitabı neden yazdığını merak etmedim değil. Acaba dedim, onun başına böyle bir şey geldi de kurguya mı uyarladı? Kadının aşık olduğu adam giderek ünlenen bir yazar sonuçta.
Kitap kısa olmasına rağmen işte böyle sorular sordurtuyor size. Kitap bitince üzerinde bir süre düşündüm. Cidden böyle sevenler var mı? Tamamen karşılıksız ve bana göre aciz bir şekilde... Kadının gözünden okuyunca hele daha da acınası geldi. Biri için bu kadar küçültmeli mi insan kendini? Adamın her yaptığı kadının gözünde 'o her zaman haklıdır, ne yaptıysa doğrudur' maratonundaydı. Bana uygun bir düşünce tarzı değil ama kitabı çok sevdim. Nedense kişilere özel yazılar olunca, mektup ve günlük gibi, ayrı bir ilgimi çekiyor. Kimsenin bilmediği yönlerini okuyormuşum gibi geliyor. Bu kitapta da öyle oldu. İnanılmaz akıcı zaten. Sarsıcı ve etkileyici bir kitaptı.
Okuyun derim. Stefan Zweig ile ilk kez tanışmak için gayet uygun bir kitaptı. Yazarın betimlemeleri harika. Yansıtılan duygular çok gerçekçi ve etkileyici. 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

5 Ekim 2017 Perşembe

Kitap Önerisi: Henüz Vakit Varken Gülüm - Nazım HİKMET

Merhabalar
Her ay artık bir şiir kitabı okuma alışkanlığını baya baya edindim. Ve cidden çok iyi oldu. Böyle arada değişik türde bir şeyler okumak nedense zihnimi dinlendiriyor gibi. Ayrıca şiir türüne giderek tutuluyorum. Yani eskiden şiir dediklerinde kaçardım şimdi resmen gelecek ay hangi şairin şiir kitabını okusam diye araştırmalar yapıyorum. 👀
Ve uzun zamandır çok ama çok merak ettiğim şairin, seçmelerden oluşan şiir kitabını okudum: Nazım Hikmet - Henüz Vakit Varken Gülüm. 
Evet, Cemal Süreya'nın yeri bende apayrıdır. Ümit Yaşar Oğuzcan ile de aynı kafa yapısına sahibiz. Lakin Nazım Hikmet'i okumak için de sabırsızlanıyordum. Hatta tüm şiirlerinin yer aldığı ciltli kitabını gözüme kestirdim. Çalışmaya başladığım an kendime ödül niyetine alacağım. O kadar enfes duruyor ki...
En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür.

Ama şimdilik bu şiir derlemeleriyle idare edeceğim. En azından onu tanımam için güzel bir başlangıç oldu.

...Sende, ben, imkansızlığı seviyorum,
fakat asla ümitsizliği değil...

Lisedeki edebiyat derslerimizde Nazım Hikmet'i siyasi yönüyle ve elbette Piraye'si ile anmıştık. Aklımda bunlar kalmıştı. Bu şiir kitabında da hem siyasi eleştirili hem de aşk dolu şiirleri mevcut. Siyasete ilgim hiç olmadığı için genel olarak aşk şiirleri ve kendine has yazdığı şiirler çok hoşuma gitti. Yani neden bu adamı çok merak ettiğimi ve daha bir eserini bile okumadan hayran kaldığımı daha iyi anladım. Nazım Hikmet hem dolu dolu bir adam hem nasıl yazacağını biliyor hem de bence çok eğlenceli biri. Yani değişik bir mizah anlayışı var. Güldürürken hüzünlendiriyor, içinizi sımsıcak yaparken donup kalmanıza vesile olabiliyor. Şiirleri çok yönlü. Ve ben cidden bayılarak okudum. Şu ana kadar okuduğum her şiir kitabı enfesti. Okudukça okuyasım geldi.
Kitabı elbette öneriyorum. Ama şiire ilk kez başlayacak olanlar için değil. Ağır kaçabilir. Yine de Nazım Hikmet'i merak ediyorsanız okumanızı öneririm. Tekrar tekrar açıp okuyacağım!!!

Bir sonraki şiir kitabımda görüşmek üzere! (Önerilerinizi elbette ki bekliyorum!)

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

4 Ekim 2017 Çarşamba

Kitap Yorumu: Lux 1.5 - Unutuluş / Jennifer L. Armentrout

Merhabalar
Resmen yıllar yıllaar sonra Daemon Black okudum. Unutuluş, Lux serisinin yan kitabı ve ilk kitap Obsidiyen'deki tüm olayları şimdi de Daemon gözünden okuyoruz. Yani anlayacağınız yazar işi biraz ticarete çevirmiş. Ama olsun, ben her şekilde okurum. Eh benim gibiler olduğu için yazarlar böyle 'ekstra' kitaplar çıkarmaya devam edecek.
Neyse efenim. Asıl konumuz kitabın yorumu. Dediğim gibi taa yıllar sonra Lux dünyasına geri dönüş yaptım. Blog'u ilk açtığım zamanlar okuduğum bir seriydi. Ve cidden tam okumam gereken zamanda okumuşum. Şimdi bana çerez gibi gelebilirdi. 😊 O zamanlar deli gibi Daemon da seviyordum. Hoş, hala seviyorum keretayı. O yüzden Unutuluş'u okumak bana baya iyi geldi.
Kurguyu anlatmayacağım. Obsidiyen'in aynısı sadece farklı karakter gözünden okuyorsunuz. Ve tahmin ettiğim gibi çok eğlenceli geçti. Daemon'ı zaten Katy'nin gözünden gayet iyi tanımıştık. Egoist, bilmiş, uyuz, gıcık, öküzün teki ama aynı zamanda aşırı seksi, ağzı iyi laf yapan ve isteyince süt dökmüş kedi gibi olan bir karakter kendileri. Onun gözünden olayları okumak çok daha komediydi. Hatta süper uyuz davrandığı zamanlar aslında neler hissettiğini, bunu neden yaptığını onun ağzından okumak daha tamamlayıcı oldu. Ki seriye devam ettikçe zaten niye kötü davrandığını anlamıştık ama onun zorunlu bir şekilde öyle davranması ve bunu yaparken nasıl zorluklar çektiğini okumak ayrı bir hayranlık bırakıyor.

"Şu kitabı kafana geçirirdim ama bunu yapamayacak kadar çok saygı duyuyorum o kitaba." -Katy

Daemon'ı ve onun dünyasını cidden çok özlemişim! Bundan birkaç yıl önce cidden çok severek okumuştum seriyi. Uzay temalı olmasına rağmen hem çok akıcı hem komik hem de kendine özgü bir kurgusu var serinin. Yazarımıza hayran kalmamak imkansızdı.
Bunun dışında pek diyeceğim bir şey yok. Gecikmeli okudum ama olsun daha iyi oldu. Özlem gidermiş olduk. Kitabı en uygun fiyata bulursanız kapın derim. Yani okuduğunuza pişman olmazsınız. Hatta bence alınıp, okunmalı.
Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Bazı sahneler cidden klişelerle doluymuş. Ama karakterler o kadar eğlenceli ve akıcı ki o klişeli sahneler gözüme batmadı. Ay bu arada Katy'i de özlemişim. Kitap kurdu oluşunu, kitaplarla olan bağını bir de Daemon'ın gözünden okuyun. Bir ara ciddi anlamda kitap olası geldi çocuğun. 😃

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Not: Serinin tüm kitap yorumlarını blog'da bulabilirsiniz. İyi okumalar. *-*

2 Ekim 2017 Pazartesi

Yeni Maceralar: Dünya Edebiyatı 101


Merhabalar
En sevdiğim mevsim ve havalar gelmiş. Benden mutlusu olabilir mi güzel insanlar? Böyle 32 diş sırıtarak geziyorum. Tam yazın ortasında doğmuş olmama rağmen sonbahar ve kış mevsimlerine aşığım. Resmen üşüyünce mutlu oluyorum. "Aa ben üşüyorum. Ayaklarım çorapsız gezmiyor. Burnum kırmızı. Yaşasın kahve dönemi!" 👊
Mevsimsel mutluluğumu paylaştığıma göre şimdi sizlere değişik bir konudan söz edeceğim.
Efendim, bu blog'u açarken kendi halimde takılacağımı zannediyordum. Ama yine bir sürü güzel insanlarla tanıştım. Özellikle Erasmus yazılarımdan sonra baya ilgilenen oldu. Elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım. 😸
Bu blog'la beraber kitap kategorim hem genişledi hem de zenginleşti. Eskiden sadece genç fantastik tarzında okuyorken şimdi birçok alana merak sardım. En taze örneği; şiirler. Her ay farklı bir şairin şiirlerini okuyorum. Ve aslında bu alanda da ilgim varmış onu keşfettim.😍

Hal böyle olunca geniş kapsamlı bir araştırma yaptım. Özellikle ikinci üniversitem için bölüm araştırırken bu konuya çok kafa patlattım. Kendimi sorguladım, sorguladığım şeyleri internetten de araştırdım ve sonunda edebiyat alanında kendimi geliştirmeye karar verdim. Hobi olarak zaten edebiyata merakım var. Şimdi de ciddi olarak işin içinde olmak istiyorum.🙋
O yüzden dünya edebiyatını araştırmaya koyuldum. Çok geniş bir alan. Ben bu zamana kadar hep Amerikan edebiyatının içinde yer almışım. Tabii pişman değilim. Ama artık ufkumu genişletmek istiyorum. Böyle başta kendi edebiyatımız olmak üzere (Türk), İngiliz ve Alman edebiyatlarına merak sardım. Elbette daha ele alınması gereken birçok edebiyat var. Sayamayacağım kadar... Ama başlangıcım bu üç edebiyat olsun dedim. 😳
O yüzden hem klasiklerini hem de modern romanlarını okumaya karar verdim. Türk edebiyatına daha çok hakimim, sonuçta lisede bunların derslerini aldım. Ama yine de önerileriniz olursa balıklama atlarım. Yani Türk, İngiliz ve Alman edebiyatından önereceğiniz her kitaba şu an deli gibi ihtiyacım var. Kendim de araştırıyorum. Çevirilerinden tutun yayıncıların tutumlarına kadar araştırıp ona göre alacağım kitapları belirliyorum. 😍

Mesela, üç yıl önce Uğultulu Tepeler'i okumuştum. Ki dünya klasikleri arasında yer alan İngiliz edebiyatına ait bir romandır. Çevirisinden kaynaklı sanırım kitaba odaklanamamıştım ve kitabı bitirmek ölüm gibiydi. Hatta blog'da yorumu da var. Bir klasiğe yaptığım olumsuz yorum karşısında ben de olumsuz yorum almıştım. Hiç sorun etmedim çünkü zevk meselesi... Ama şimdi düşününce çok yanlış zamanda ve yanlış bir çeviride okuduğumu fark ettim. O yüzden ilk okuyacaklarım arasında Uğultulu Tepeler de yer alıyor.👍
Dediğim gibi geniş kapsamlı bir araştırma yaptım. Sonuçta son zamanlarda klasikleri yayımlayan birden fazla yayıncı var. Kapaklarına ya da baskılarına aldanmayın. Önemli olan çevirisi. O yüzden bazı yayıncıları ön plana aldım. Klasikler ve Modern Klasikler için Türkiye İş Bankası; Türk edebiyatı için Yapı Kredi Yayınları'nı öneriyorum. Şu ana kadar bir sorun yaşamadım. Ve bence en iyisi şu an onlar. Tabii başka önerileriniz olursa beklerim.😊
Bunların yanı sıra tabii ki de Amerikan edebiyatından ve okumaktan deli gibi zevk aldığım kitaplardan vazgeçmiyorum. Okuduğunuz kitaplar kişiden kişiye farklı izler bırakır. O yüzden birinin okuduğu kitaba 'alaycı, kötü ve aşağılayıcı' bir yorum yapmamanızı öneririm. Wattpad kitapları da dahil. 👀

Böyle değişik bir yazıdan sonra kitap okumaya kaçıyorum. Bana dua edin de bu hafta heyecanla beklediğim haber tam istediğim gibi sonuçlansın. 👀

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

1 Ekim 2017 Pazar

Kitap Yorumu: We Were Liars (Yalancılar) - E. Lockhart

Merhabalar
Günlerdir başka şeylerle uğraşmaktan blog'a yazamaz oldum ve elimdeki kitap süründü. Blog'u çok özledim! Şu anda hayatımdaki en renkli şey diyebilirim. 😍 O yüzden ilk iş buraya kaçtım.
Neler mi yaptım? Edebiyat alanında geniş kapsamlı araştırmalar yaptım ve yeni üniversitem için bölümümü kararlaştırdım. (Detaylar hafta içi gelebilir.) Farklı alanlardan kitaplar araştırdım ve birkaç düzen yaptım. Bununla ilgili bir yazı yazacağım ve sizin de fikirlerinizi alacağım.

Ama bu yaz yaptığım en iyi şey İngilizce kitap okumak oldu. Öncesinde hep kısa hikayeler okuyordum. Nedense orijinal dilinde roman okumak bana korkutucu geliyordu. En sonunda We Were Liars'ı elime aldım ve okudum. Taa iki yıl önce pdf indirip çıktısını almıştım ama okumak için daha yeni cesaretlendim.Kitabı uzun vadede okudum çünkü sadece akşamları göz atabildim. Yine de korktuğum gibi zorlu geçmedi. İngilizce seviyesi bana normal geldi. Betimlemeler sıkmadı ya da çok sık bilinmeyen kelimeler karşıma çıkmadı. Zaten ilk birkaç sayfadan sonra diline hakim oldum ve rahatlıkla okudum.Kitabı bitirince Pegasus Yayınları'ndan çıkan çevirisini de göz attım. Bakayım, kurguyu doğru anlamış mıyım diye. Thanks God! Ben bu işi çözmüşüm. Kitabı tamamen doğru anlamışım ve kurguyu çözmüşüm. O yüzden rahatlıkla yorumunu yapabilirim. 😏
We Were Liars - Yalancılar, bir gençlik kitabı. Kitapta çok fazla karakter var ama ana hatlarıyla durum şu; Sinclair adında büyük bir aile var ve bunlara ait bir ada var. Baş karakterimiz Cadence Sinclair Eastman. Olaylar onun gözünden anlatılıyor. Anne ve babası ayrı. Annesinin de iki kız kardeşi var. Kuzenleri Mirren, Johnny ve teyzelerinden birinin kocasının yeğeni olan Gat ile her yaz adada toplanıp tam olarak gençliklerini yaşıyorlar. Aile fazlasıyla kalabalık. Mirren'in ve Johnny'nin de kardeşleri var. Büyükanne ve büyükbaba faktörü de var. Yani anlayacağınız karakterlerle dolu bir kitap.
Bu dört karakter dediğim gibi her sene adada toplanıp, yazın tadını çıkarıyorlar. Ama bir yaz dönemi bir şey oluyor. Cadence hafızasını kaybediyor. Ve sürekli migreniyle beraber baş ağrılarıyla başa çıkmaya çalışıyor. Etrafına neler olup bittiğini soruyor ama kimse anlatmıyor. Çünkü doktorunun dediğine göre kendisinin hatırlaması lazım.
Ve Candence bir süre sonra hatırlamaya başlıyor. Açıkçası hatırladıkları şeyler deprem etkisi yarattı bende. Yavaştan sarsıntılı gerçeklere geçiş yapıyor ve kitabın sonunda böyle psikolojim bozulacak kıvamdaydı. Hiç beklemediğim bir sonla bitti. Yani 'beyin yakan' kurgulardan biriydi. Belki bazıları için basit gibi gelebilir ama ben okurken çok şaşırdım. Hatta acaba yanlış mı anlıyorum bile dedim. Doğruymuş... Sonu bana çok acı verici geldi. O yüzden kitabı çok sevdim. Acı sonlara bayılırım.👀
Kitabı öneririm. Çerezlik tadında okuyabilirsiniz. İngilizcesine güvenen de orijinal okusun derim. Baya katkısı olur. Ama çevirisi de güzeldi. Yalancılar'ı alıp okuyabilirsiniz. İlginç, şaşırtan ve sizi yormayan bir kurgusu var. 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

21 Eylül 2017 Perşembe

Kitap Yorumu: Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali

Merhabalar

Bu aralar birbirinden çok zıt kitaplar okuyorum. Bir gün fantastik bir gün şiir bir gün de Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı gibi... Bu kitabı okumayan sayılı insanlardandım sanırım. Ama iyi ki geç okumuşum dedim. Hem yaşımın getirdiği olgunluk sayesinde içime sinerek okudum hem de 'okumuş' olmak için değil anlamak, doymak ve benimsemek için okudum. 
Ve böylece Sabahattin Ali işe tanışmış oldum. Yazarın düşünce tarzına bayıldım. Çünkü bu konuda çok benziyoruz. İnsanları analiz etmeyi, mimiklerinden ya da dış görünüşlerinden hayatlarına dair tahminler yapmaya bayılıyoruz. Sabahattin Ali gibi ben de çoğu zaman sokakta yanımdan geçen bir insanın hayat hikayesini çok merak ediyorum. Makyajın dibine vurmuş bir kadının aslında ne tür acılar çektiğini, kızların peşinde sülük gibi koşan bir erkeğin aslında nasıl bu kadar sevgisiz kaldığını merak ediyorum. Ve bu kitap resmen duygularıma tercüman olmuş. Kitaba birçok yönden bayıldım. 
Öncelikle kitaba başlarken beklentisizdim ve olayların birden farklı bir boyuta geçmesi beni şaşırttı. 

"... Tamamen yalnızım... Ama Berlin'de değil... Bütün dünyada yalnızım... Küçükten beri..."

Kitabın kahramanı (ismi?) Ankara'da yaşayan biridir ve işsiz geçirdiği bir gün eski dostu Hamdi Bey'le karşılaşır. Hamdi Bey bir şirkette müdür yardımcısıdır ve arkadaşına iş ayarlar. Kitabın kahramanı diğer gün işe gider ve bir mütercimle aynı odayı paylaşmaya başlar. Raif Efendi (mütercim), kendi halinde sessiz sakin bir adamdır. Bir süre sonra yakın arkadaş olurlar. Raif Efendi birkaç gün hastalanır ve evinde dinlenir. Bu sırada kitabın kahramanı sık sık onu ziyaret etmektedir. Bir gün yine gider ve Raif Efendi ondan iş yerindeki eşyalarını getirmesini rica eder. Eşyaların arasında bir defter vardır. Raif Efendi'nin yazdığı... Kitabın kahramanı merakına yenik düşer ve Raif Efendi'den izin alarak bir günlüğüne defteri okumak ister. Böylece sessiz sakin, kendi halinde olan Raif Efendi'nin on yıl önceki hayat hikayesini okumaya başlar.

"Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?"

Kitabın bundan sonrası Raif Efendi ile Almanya'da tanıştığı Maria Puder (Kürk Mantolu Madonna) 'ın hikayesini anlatmaktadır. Buralardan bahsetmeyeceğim çünkü okunması gerekiyor. Yazar öyle güzel işlemiş ki konuyu... Dün gece başladım kitaba ve sabah erkenden kalkıp okumaya devam ettim. Kitabı bitirdiğimde böyle göğsüme öküz oturmuş gibi hissettim. Kitabın sonlarına gelirken bazı şeyleri tahmin etmeme rağmen okuması farklı etki yarattı. Romantik seven biriyim ama sonu dramla biten romantik kurguları daha çok seviyorum. Nedense çoğu zaman mutlu sonlar bana yapmacık gelir. Bu kitapta ise her şey doğaldı. Maria Puder karakteriyle o kadar benzeşiyoruz ki... Post-it ile doldu kitap. 👀 Çoğu yerleri fosforlu kalemle işaretledim. Çok eski bir zamanda yazılmış olmasına rağmen günümüzdeki duyguları hala kapsıyor bu kitap. Kesinlikle okunmalı. "Ben o kitabı okudum ya," demek için değil, "Sabahattin Ali ile tanıştım," demek için okunmalı. Kitabı sindire sindire, her sayfasını acele etmeden okudum. Birkaç eski kelime vardı ama takılmadım ona. Zaten günümüz Türkçe sözcük karşılıkları sayfaların alt kısımlarında mevcut. 

"Aşk hiç de sizin söylediğiniz basit sempati veya bazen derin olabilen sevgi değildir. O büsbütün başka, bizim tahlil edemediğimiz öyle bir histir ki, nereden geldiğini bilmediğimiz gibi, günün birinde nereye kaçıp gittiğini de bilemeyiz."

Eh ne diyebilirim? Okuyun, okutun. Kürk Mantolu Madonna'yı Instagram'da 'popi' diye değil edebiyatımızın bir parçası olduğunu bilerek anın. 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

17 Eylül 2017 Pazar

Kitap Yorumu: Lonca Avcısı 2- Başmeleğin Öpücüğü

Merhabalar
Süper stresli günlerimde kitap okumayı zar zor becerebiliyorum. Öyle ki bazen bir sayfayı üç dört kez okumak zorunda kalıyorum. 😔 ÖSYM amca sağolsun. Neyse, Lonca Avcısı serisinin ikinci kitabı olan Başmeleğin Öpücüğü'nü çok bekletmeden okudum. Ve size güzel bir analiz hazırladım.

Bu kısım ilk kitabı okumayanlar için SPOILER İÇERİR!

Meleklerin Kanı'nını okuduktan sonra açıkçası pek tatmin kalmadım. Yani seri çok seviliyor, baskılarına özen gösteriliyor ama benim kanım çok kaynamadı. Çünkü:

Ya serinin çevirisi ağır (ki çevirmeninin başka çevirilerini de okudum ve gayet iyiydi) ya da yazarın dili ağır. Okurken bazen başıma ağrılar giriyor. Ya da aklım başka yerde olduğu için odaklanamıyorum. 😒
Karakterler çok ağırbaşlı. Yani böyle espri patlatıp ortamı yumuşatan bir karakter yok. Elena, küçükken yaşadığı olay sebebiyle duvarlarla çevrili ve sert biri. Raphael ise Başmelekler'den biri olduğu için doğuştan otoriter ve soğukkanlı biri. Yan karakterlerden de öyle 'ya komedi, ortamı ısıtıyor' diyebileceğim yok maalesef. Oysaki ben cıvıl cıvıl, rahat ve açık sözlü olan karakterleri çok severim. Bir Adrian Ivashkov tarzı bir karakter olsa efso olurdu! 😎
Elena ile Raphael arasındaki ilişkinin çok hızlı geliştiğini düşünüyorum. Ne ara sevdin, bu kadar bağlandın, onsuz yapamam moduna girdin? Favori çiftim değiller. 😔
Ee, başka olumsuz yorumum yok sanırım. Kitabın genel yorumundan önce de bazı karakterlerden bahsedeceğim. Zira ben resmen ilk kitapta hiçbirini aklımda tutamamışım. Okurken hepsini not ettim. Biliyorum, çok ince düşünceliyim. 👌

Başmelekler konseyi on kişiden oluşuyor. (On'lar Meclisi) Raphael, Uram (ilk kitapta yoldan çıkan ve öldürülen başmelek), Michaela (Uram'ın sevgilisi), Lijuan (Çinli ve en yaşlıları), Elijah, Titus, Charisemnon, Favashi, Astaad ve Neha (Hintli).
Raphael'in Yediler grubu var. Raphael'in vampir yaptığı adamları. Bu kitapta Dmitri, Galen, Jason, Aodhan ve Illium ön planda. Sık sık okuyoruz. Jason, gizli ajanı. Dmitri ve Illium genellikle Elena'yı koruyor. Galen ise Elena'ya dövüşmeyi öğretiyor.
Slater Patalis, Elena'nın ablalarını öldüren ve kabusu olan vampir.
Bu kitapta üç yeni karakter geldi. Keir, Barınak'taki şifacı, doktor. Jessamy ise sakat bir melek olduğu için küçük meleklere öğretmenlik yapıyor. Sam de o küçük meleklerden biri.
Sara, Elena'nın en yakın arkadaşı. Ve son olarak güzel bir bilgi; Raphael, iki Başmeleğin çocuğudur.

Şimdi gelelim Başmeleğin Öpücüğü kurgusuna ve yorumuna. 👿 Efenim, ben sıkılarak ve çok uzatarak okudum. Ama aslında fena değildi. Önceki kitapta Elena'nın gizli ve büyük görevi baştan çıkan Başmelek Uram'ı yakalamaktı. Ve sonunda yakalayıp, öldürdüler ama bu sırada Elena yüksek bir yerde aşağıya düşüp, ölme riskiyle burun buruna gelmişti. Raphael, avcısının ölmesine dayanamayacağını düşünerek onu mucizevi bir şekilde melek yaptı! Bu kitapta Elena'nın melek vücuduna alışmasını okuyoruz. Kanatlarına alışmaya çalışıyor, Galen'den dövüş dersleri alıyor, Raphael ona uçmayı öğretiyor ve Jessamy'den meleklerin tarihi hakkında dersler alıyor. Çünkü en yaşlı başmelek Lijuan bir balo düzenliyor ve Elena'yı da davet ediyor. Asıl amacı onu öldürmek. Çünkü daha önce görülmemiş bir şey. Aynı zamanda Lijuan ölüleri diriltiyor. Baştan çıkan bir başmelek daha...

Bunlar yetmezmiş gibi Michaela, Elena'yı kıskanmaya başlıyor. Öyle böyle değil. Her fırsatta Elena'ya saldırmaya çalışıyor. Falan filan. Konu dağınık ama sonunda toparlanıyor. Güzeldi ama ben parça parça okuduğum için pek keyif alamadım. Onun dışında Dmitri'nin sivri dilini sevdim. Sürekli Elena'ya laf sokup, baştan çıkarmaya çalışıyor. Illium ise Elena'nın kardeşi gibiydi. Galen nedense çok seksiydi. 😄 Bunların dışında beklenmedik şeyler de oluyor. Diğer Başmelekler'e dikkat edin!
Ve bu kitapta Elena ve Raphael hakkında birazcık daha bilgi alıyoruz. Elena'nın sürekli gördüğü kabusun hikayesini tamamen öğreneceksiniz. Raphael'in iki başmeleğin çocuğu olduğunu öğreniyorsunuz ama daha gizemli olayları var sanki. 👀

Yani demem o ki seri yavaş yavaş yerine oturuyor bende. Ama seriyle ilgili bir şey öğrendim... Bunu üçüncü kitabın yorumunda yazacağım. Umarım yazar çizgisini bozmaz. 😐

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

15 Eylül 2017 Cuma

Kitap Önerisi: Lavinia - Özdemir ASAF

Merhabalar

Ben yine bir şiir kitabıyla geldim. Ay, ne yapayım? Aşkı seven bir insanım. Bir kitapta ya da filmde romantiklik olunca ayrı bir tat alıyorum. Hayatıma renk katılıyor sanki. Ama gelin görün ki bu aşkı en güzel şiir kitaplarında yaşıyorum.
Şimdi İstanbul'da yaşayanlara çok güzel bir yer önereceğim. Taksim'e gidiyorsunuz ve İstiklal Caddesi'nin biraz aşağısında, Galata yoluna sapmadan karşınıza koca bir bina çıkacak. Yapı Kredi Yayınları'nın yeni binası. Hemen girin ve iki katlı, müthiş ışıklandırılmış mekana göz atın. Süper bir yer olmuş! Aşk yaşadım. Ve oradan kitap almadan çıkamazdım... 
Yaz başından beri şiir merakım ve aşkım ortaya çıktı. O yüzden her ay bir şiir kitabı okumaya özen gösteriyorum. Belirlediğim bir liste yok. Gidip bakıyorum, inceliyorum ve alıyorum. Şiire ilk kez Cemal Süreya ile başladığım için kendisinin bendeki yeri ayrı. Dün aslında onun bir şiir kitabını alacaktım ama sonra Özdemir ASAF gözüme çarptı. Lavinia, birkaç aşk şiirinin toplandığı bir kitap. 78 sayfacık ama dolu dolu. Az önce kitabı elime aldım ve bitiverdi. Aslında doya doya okudum. Bazı şiirleri birden fazla okuyup, sindirmeye çalıştım. Ama şiire olan açlığım bitmiyor. Öyle güzel yazıyorlar ki...
Bazen bu şiirleri yazdıkları insanları kıskanıyorum. Bu kadar mı sevilir bir insan? Şiir yazan ruhları seviyorum. Aşkın en güzel hallerini yansıtıyorlar. 
Ve Özdemir ASAF hayranlığım başladı. Öncesinde Duman'ın şarkısında tanımıştım onu. (Bekle dedi, gitti.) Ama şimdi Lavinia'yı okuyunca ruhuma dokunduğunu hissettim. Şu ana kadar üç şairi okudum (Cemal Süreya, Ümit Yaşar Oğuzcan ve Özdemir Asaf) ve üçüne de hayran kaldım. Bana aşk dolu şiirler lazım. O yüzden önerilerinizi de beklerim efenim. 👀
Size birkaç alıntı bırakıyorum. Söylememe bile gerek yok ama; ısrarla alınız!

Bir kelimeye
Bin anlam yüklediğim zaman
Sana sesleneceğim.
👇
Her seven
Sevilenin boy aynasıdır.
Sevmek
Sevilenin o aynaya bakmasıdır.
👇
Sen bana bakma,
Ben senin baktığın yönde olurum.
👇
...
Bir kitap okuyordun, dalgın...
İçinde insanlar seviyor, ya da ölüyorlardı.
Genç bir adamı öldürdüler romanda.
Korktun, bütün yininle ağlamaya başladın.
O ölen ben değildim.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

5 Eylül 2017 Salı

Film Önerileri: Fosforlu Kalemlerle İşaretli Film Listem

Merhabalar

Size son zamanlarda izlediğim ve listeme eklerken fosforlu kalemimle işaretlediğim filmleri önermek istedim. Böyle bir filmi ya da dizi çok severek izlemedikçe ya da 'kesinlikle bir kez daha izlerim' demedikçe önermem. Yani bu yazdıklarım kesinlikle bayıldığım filmlerdir. Önerilerime güveniyorsanız, boş zamanlarınızda izleyin derim. 😈

Öncelik olarak dün izlediğim filmden başlıyorum. Hangi tür film seversin diye sorsanız ilk aklıma gelen aksiyon-komedi olur. Çünkü cidden sağlam aksiyon sahneleri olan ve bir de üstüne beni güldüren filmlere ayrı bir bağımlıyım. Kim oynuyormuş diye bakmadan filmi izlerim. Fragmana göz atmam yeterlidir. The Hitman's Bodyguard da bunlardan biriydi. Dün gece canım çok sıkılınca bir film sitesi açtım. Amacım Baby Driver'ı izlemekti ama internete daha düşmemiş. 😔 Ben de bu filme denk geldim. Fragmanın da bile krize girdim. Üstüne Ryan Reynolds ve Samuel L. Jackson'ın başrollerde olduğunu görünce kimse beni tutamazdı. Film hem acayip komik hem de bazıları aşırıya kaçsa da süper aksiyon sahnelerine sahip. Ay, bir de film Amsterdam'da geçiyor. Nasıl sevmeyeyim? Resmen büyülenerek izledim. Kesinlikle izleyin. Konusundan bahsetmiyorum bile direk öneriyorum. Çünkü; aksiyon-komedi + Amsterdam + Ryan & Samuel ❤ ben.


Şimdi önereceğim film beyin yakabilir. Çünkü film çok kişilikli bir karakteri konu ediniyor. Split filmini izledikten sonra kendinizi bile sorgulayabilirsiniz. Kelimenin gerçek anlamıyla çok değişik ve etkileyici bir filmdi. Ve yine çok sevdiğim oyunculardan biri olan James McAvoy başroldeydi. Ben çok etkilenerek izledim ve bazı sahnelerde tırsmadım da değil. Yanlış hatırlamıyorsam gerçek bir olaydan esinlenilmiş. Yani aslında çoklu kişiliklere sahip insanlar var ve çoğu zaman bu durum iyi yönde olmuyor. Eğer değişik bir şeyler izlemek istiyorsanız kesinlikle öneririm!

Yeri geliyor film izlerken kendimi bir kategoriye sokuyorum. Nasıl mı oluyor? Ya bir oyuncunun tüm filmlerini izliyorum ya aynı tarzda ya da klasik ve eski filmleri izliyorum. Amelia ve Leon (the Professional) filmleri de arka arkaya izlediğim ve mest olduğum iki filmdi. Aslında Leon'u çok küçükken izlemiştim ama hatırlamıyordum. O yüzden tekrar izledim. Kesinlikle unutulmayacak filmlerden biri. Jean Reno ve Natalia Portman ikilisinden etkilenmemek imkansız. Özellikle Portman'ın o yaşlardaki performansı insanın tüylerini diken diken ediyor. Milyon kez bıkmadan izleyebilirim. Leon, aksiyon filmlerini sevmemin kaynağı bile olabilir. Amelia zaten 'daha öncen neden izlememişim' pişmanlığını yaşattı. Bir Paris aşığı olarak bu filmi daha önce nasıl izlemem?! Audrey Tautou'yu bu filmle tanıdığıma da çok memnunum. Artık onun filmlerini de izleyeceğim. Ve tüm içtenliğimle söylüyorum ki Amelia'yı çok severek ve etkilenerek izledim. Bazen izlediğim filmler çok boş geliyor ve zaman kaybı yaşatıyor. Ama bu iki film kesinlikle zamanımı daha da dolu dolu hale getirdi. İzlemeyeni taşlıyoruz! 😍

Biraz da modern zamanda geçen ama eskiler tarzında olan bir film önereceğim: La La Land. Bu yıl Oscar'ları toplayan ve hakkında çok konuşulan filmlerden biriydi. Açıkçası Oscarlı filmler izleyeceğim diye kendimi kasan biri değilim. İşin içinde Emma Stone ve Ryan Gosling olduğu için ve müzikal tarzda olduğu için izlemek istedim. Ve tam bir aşk insanı olarak filmi izlerken mest oldum. Aşk dolu biriyim ama sonu acıklı, dram ya da böyle kalp kırıcı bir şekilde biten her şeyi de severim. Böyle boğazımı düğümleyen, yatağıma kıvrılıp hayallere dalmamı sağlayan her şeyi severim. Böyle de cins bir insanım. Sanırım bu yüzden La La Land'i çok sevdim. Filmi izledikten sonra kendi etrafımda dönerek dans edesim gelmişti. Kesinlikle tüm ödülleri hakkediyor. Ve müzikal hayranlığımı daha da arttırdı. İzleyin canlar. Yerinizde duramayacaksınız. 😘

Ve şimdi de genel bir şey diyeceğim. Tüm bu filmlerin soundtracklarını kesinlikle dinleyin. Ben filmlerin müziklerine ayrı ilgi duyarım. Çünkü bence filmleri tamamlayan özelliklerden biri de çaldıkları şarkılardır. İstinasız bu yazdığım tüm filmlerin müziklerine göz atın. Özellikle La La Land'in bir ara bağımlısıydım. Onu dinlemeden ne ödev yapabiliyordum ne de çeviri. Yani gerisini siz düşünün... Filmleri izledikçe, müzikleri de dinledikçe yorumlarınızı bekliyorum. 👀

Not 1: Uzun zamandır film önerisi yapmamışım. Halbuki ben izlediklerimi yazdım sanıyorum. 😔 Bir sonraki film önerisi yazısını çok bekletmeyeceğim.

Not 2: Aksiyon-Komedi tarzında önerileriniz varsa tamamen açığım! Ah bir de animasyon. Instagram'dan da buradan da mail üzerinden de önerebilirsiniz. 👊

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane